30 Kasım 2009 Pazartesi

pinhan

bi an elif şafak'ın sps TA'im olduğunu düşündüm.
baya şaşırdım.

yapmış bunu bilgi üniversitesinde..

29 Kasım 2009 Pazar

sabri bey

boş kalınca kendimle ve hissettiklerimle uğraşıyorum.
şimdi bulamayacağım ama, şöyle bir cümlem vardı, "sıkılınca duygu yiyorum, hazımsızlık yapıyor" .
ben eskiden daha iyi yazıyordum.
bak hala.

şu da bir gerçek,
insanın en iyi yazılarını yazabilmesi için aşık olup kavuşamaması şart. yani optimum tempiriçır o zamanlar yazmak için bence. yine de büyük bir üstadımın söylediği gibi, sarhoş olup yazdığı yazıları beğenilen adama yazar denmeyor, denmemeli.
= züğürt tesellisi.

büyük üstad da lise 4 edebiyat hocam.

27 Kasım 2009 Cuma

evrimdışı

bir bayram günü erkek kuzenimin çeyizinden bahsederken elbette gelin lafı da ortalıklarda bizimle dolaşmaktaydı,
e: iyi de gelin kim?
b: onu da gelince göreceğiz.
e bir süre kendine gelemedi, gülemedi bile, "oha, süper." demekle yetindi.. (yok, b ben değilim, bir model üstüm)

bunun yanında, bir takım dış mihraklar benim bir takım insanlara (baya olmadı) "abi" sözcüğünü kullanmamla ziyadesiyle dalga geçmekteydi. olan oldu. öz be öz babam, bana dönüp "abi iyi de hede hödö" dedi. takdir edersiniz ki cümlenin gerisini dinleyemedim. evet, babam bana "abi" dedi.. nasıl çarpık ilişkilerin ortasındayım ben arkadaş, hayatımdaki iki erkek bana abi diyor... kendimi bir süre sirkeli suya yatırmaya karar verdim bu tecrübenin üzerine.

böyle bir bayramdı bizimki de.

rüştü ve türevleri

hep bir şeyleri bekliyoruz.

herkesin de kendi kriterleri var bu bekleme sürecinin uzunluğuna- bitiş zamanına dair, mesela ben hep hazır olmayı bekliyorum, istemeyi bekliyorum. zorunda olmadığım bi etkinlikse hep içimden gelmesini bekliyorum ki, zorunlu olmadığım şeyi kafamda zorunlu hale sokmayayım. istediğim için bitmiş olsun veya istediğim için konuşulmuş. yeterince kural-deadline varken hayatımda, zevkler de sağ omuzumdan aşağı bastırmasın, konsun oraya otursun, dursun.

ama o kadar pisim ki arkadaş, bi işi de son dakikaya bırakma be. yap bunu.

--bence akıl sağlığı yerinde olan gerisini okumasın--

konsun deyince, 3 ay önce ölen papağanımı özledim, onu galiba ben öldürdüm, gecenin 4.5'unda buna üzülmeliyim evet.
şimdi de ' "k" yayının önüne bir "m" cismi konarsa, konarsa değil tabii konulursa, konmak kuşlara mahsus... ' diyen öss fizik hocamı özlemiş olabilirim. ondan çok emin değilim ama.
kuş demişken, muhabbet kuşumun adı rüştü, hayır hayvanat bahçem yok, bir de kedim var sadece, beşiktaş maçında çok iyi kurtarışlar yapan rüştü'ye spikerin "rüştü her yerinden öpmek istiyorum" yorumu kitleleri harekete geçirmiş. hurriyetim.com'un manşeti buydu zira sabah. eski bir rüştü aşığı olarak beni de harekete geçirdi başlık dolayısıyla.
babam dedi ki "kesin karısı çıkıp öptürmem kocamı dicek".
ben de dedim ki "onun kızı bizim okulun ilköğretimindeymiş". evet hala lisemden "bizim okul" diye bahsediyorum.
aynı adam maçlar esnasında top kimin ayağına gelirse (!) onun hayat hikayesini anlatırmış turgut dedi bugün, onun 5 kardeşi var şunun babası kömürcü gibi. galiba bugün buluştuğum her insanla bu konuyu konuştum ve hiçbirini ben açmadım yemin ederim. herkesi harekete geçirmiş evet.
o diil de ananem bugün "rüştü fenerde diil miydi yau" dedi.
anaokulundan itibaren rüştü'ye hasta bi çocuk olarak büyüdüm, spor sayfası okuyan yaşıtım kız yoktu bence o zamanlar, barcelona'ya gitti geldi adam bu süreç içerisinde, evlendi çocuğu oldu falan, akm'ye çıkıcağım sabah (geçen yine akm'deyim) yine bir manşet, rüştü beşiktaş'a transfer. 4 yıl geçti üstünden atlatamadım o sabah yaşadığım şoku. kuşumun adını bi kız olduğunu sandığım zaman değiştirmeye yeltenmiştim (rüştiye olarak, çok radikal bir değişim değil) bi de o sabah bi düşündüm. günün geri kalanında hiç aklıma gelmedi doğruyu söylemek gerekirse ama, akm'de saklı bir 6. kat var aklınızda bulunsun, asansör 4'e kadar çıkıyor, 5'e ayrı bir asansör var, 6'ya da merdivenle çıkıyorsun, onu düşündüm sahneye çıkana kadar. bulamadığım için provanın yarım saatini kaçırıp dayak yemiştim çünkü.
kuşum da dede olmuş kendi ırkının kategorisinde şimdi farkettim de. hatırliim de ölürse üzülmiim hayvan baya adrenalin dolu bi yaşam sürdü eve kedi geldiğinden beri ki bu da son 3 yıla tekabül ediyor.
oha 7 yıldır falan yaşıyor bizle galiba.
kuşlarda adrenalin var mı acaba. vardır bence.

bilinç akışı.
ve deadline yaklaşımı.
bi de günlüğümü okulda unuttum.

21 Kasım 2009 Cumartesi

return 0;

int main ( )
{

double olaySaati;

syntax error bulurken aklınıza şu gelecek: ben compiler mıyım ?!

bu normal matematikte doğru döndürür tabii ama bu c++ dünyası dostum!

şimdi ilkokulda matematik hocanız ne yazardı, işte ne biliim
"f(x)= x^2+3 ; " ehue noktalı virgül yazmazdı tabii.

-asistanım!
+bir daha söyle!

and,or'ları şöyle düşünün, mesela ben biriyle çıkıcam, or kullanıyorsam güzel veya zengin olsun derim, and kullanıyorsam yaşasın ve güzel olsun derim mesela, and kullanıyosam korkun benden zaten.

cin >> olaySaati ;
olaySaati = 23.52
cout << "karar: cs" << endl ;

//yok böyle bir program tabii de, 5.5 saat sonra cs201 sınavım var.

return allah;
}

18 Kasım 2009 Çarşamba

bomboş

bu blogu da sildim çünkü bunun da anafikri "öh çok çalışmam lazım"dı. gerek yok.
büyük bir tema: ic'nin kubbesi münasebetli eko. bu.

nerde nerde?

"yok ya yarın uyurum"

lan?!

13 Kasım 2009 Cuma

kimsin sen?

az önce mat çalışmaktan ve öksürmekten sıkılıp mutfağa çay yapmaya gittim.
suyu kaynattım, sallama çay ve şekeri bardağa koydum, kettle atınca suyu ekledim, karıştırdım, kaşığı bardağa 3 kere vurdum, lavabonun içine koydum, sallama poşedini çöpe attım, ışığı kapayıp mutfaktan çıktım.
çayı mutfakta unuttuğumu 3 lecture daha çalışıp yine öksürmekten sıkıldığımda farkedecektim.

bir su gibi saydam ve sakin

sabancı'nın nabzını tutmak gerekirse, şu an herkes hayattan nefret ediyor.

o diil de, galileo'nun zamanı nabzıyla tutmasına ne diyosunuz? biraz heyecanlansa sarkacın periyodunun ipin uzunluğuna değil de kendi ruh haline bağlı olduğunu bulabilir ve biz şu anda T=2pikarekök(l/g) yerine T=2pikarekök(galileonunsevgilisindenayrılması/g) yazıyor olabilirdik.

hayattan ben de nefret edecektim, eğer hasta olmasaydım şimdi. çünkü hasta olunca bir önceliğim olmuş oldu, hastalıktan nefret ediyorum hayattan ziyade. keşke hasta olmasaydım da hayattan nefret etseydim falan diyorum hatta. ev çok sıkıcı. ben 18 yıl evde nasıl oturdum? hiçbir şey olmuyo ki burda?!

kim ic'yi odamdan 3.5 km uzağa yaptı?
yağmuru kim döküyor, ünzile kaç koyun ediyor?

1 hafta, 4 midterm, 1 domuz? çalışiim ben.

10 Kasım 2009 Salı

diday diday day?

cs201 ödevi bilmiyorum kaç saat sürdü. “hepsini ben yapıcam, en birinci ben olucam” diyerek başladığım, “bir 1. sınıf olarak cs201” hayatım tabii ki 4. sınıf bir cs'çinin ellerinde son buldu, teşekkürler haluk.

cs'e hayatımı adayıp sps'lerin özetlerini bile okumuyor olmamın bilmiyorum nasıl bir geri dönüşü olacak transcript'ime.

O diil de, burnuna sinek kaçarak ölen hangi padişahtı? Bunu google'lamak istemiyorum. bir de yalan di mi olmaz öyle şey?

tll insanı replikleri elbette,
"bazı padişahların ceza olarak öldürdüğünü görüyoruz ama abdülhamit süründürmek, acı çektirmek üzerine kurmuş ceza mekanizmasını. tarz meselesi."
aslen, şimdiye kadar mütemadiyen 'türkçe konuşun lan, nasıl şaşırıyorsunuz öyle, ups falan diyosunuz bazen' temalı edebiyat hocalarım olduğu için, kendisinin "that's it!" haykırışı ve gayet cümle içinde"single mother" deyişi, beni bir ikileme sürükledi, ki anlatmiim valla uzun.

gülmeyin de, parabolik bir düzende kilo alıyorum. birinin beni kampüsten söküp bale okulumun bahçesine bırakması gerek.

bunu da kimse anlamayacak ama; bu haftanın bir cümlesi olsaydı, büyük ihtimalle, "beşiktaş gol attı" olurdu.

8 Kasım 2009 Pazar

bilgisayarımda duyguyoğunluğu diye bir dosya var

cuma akşamı-gecesi bilmiyorum hangisi bi blog yazmıştım ama okunduğunda şöyle bir anlam çıkıyordu genel olarak: "ha şeyden sonra şey olunca ben de şey düşündüm", çünkü baya sansür olsun kimse anlamasın derken bokunu çıkarmıştım. onu silince arkasından yazdığım şey(!) de silinmiş bulundu, ben de şimdi dedim ki o silinmeseydi keşke,
hayrını görün:

"ha bir de,
insan ne çabuk alışıyor be. 18 yıldır odamda yalnız uyuyordum, son 1 aydır benden başka 3 kişi daha nefes alıyor diye şu an o kadar yalnız hissediyorum ki kendimi. birazdan müge "abii rüyamda ne gördüm" diyecek yada ceren saç düzleştiricisini eline alıp film izlerken yanıp bağıracak gibi hissediyorum.
gelin oğlum duyuyorsanız beni. çok yalnızım. valla bak.

edit: siz değil de bir karasinek duydu. körbahtım karatalihim. "

bu da böyle bir anımdı.


5 Kasım 2009 Perşembe

ben susuyorum

sps, tamamen rastgele bir sayfa açıyorum readerdan ve altını çizdiğim bir cümle şu,
"the religion would mediate between the selfish desires of individuals and the needs of the collectivity, thereby preserving the latter from constant disruption"
4 kere okumuş olabilirim anlamak için.

bunun yanısıra ns çalışıyorum aslen ben şu anda ve şöyle bir şeyle karşılaştım,
".. doing their work to transfer energy into random microscopic channels- that transfer of energy is called heat transfer. (5)"
---
5. heat = ısı

1 Kasım 2009 Pazar

tawa

durup durup "beni büyütenlerden biri de.." bazlı cümleler kuruyorum ama hayatımı anlamlandırmaya o kadar adadım ki kendimi sanırım, elimde değil. bunlardan biri de, en önemlisi bile olabilir henüz sıraya koymadım ama, kesinlikle tawa geçmişimdir.
TAWA, this announcement was about, koç özel lisesinin 2 haftada bir çıkan okul gazetesidir. hala da çıkıyor bildiğim kadarıyla. 11. sınıfta editörlüğüne seçilen ben, yarı yılda baş editör sıfatını kazanmış, yıl sonunda benimle aynı anda giriş yapan 2 kişiyle şiddetli kavgalar ederek (burasını gerçekten yazıya dökemiyorum, oldu bir şeyler bayağı) önce onların çıkmasına sebep olmuş, adından da ayrılmıştım. facebook'ta şahsıma küfreden gruplardan tutun da okulda önümü kesip hesap soran insanlardan sonra gerçekten büyüdüğüme inandığım bir lise sonluk geçirmiş olabilirim. öyle ki artık öss'ye değil okulun bitmesine gün sayar hale gelmiştim, önünden geçecek gibi oluyorum mesela hala sabancı'ya giderken, ürperiyorum her seferinde.
yani uzun lafın kısası, yayın dünyasına tekrar girebilecek olma ihtimalim, ki girecek olmam bile değil sadece ihtimal dahili, beni korkutmanın aksine o kadar heyecanlandırıyor ki şu anda, o kadar olur. sanırım bunun da gazıyla tawa'ya yazdığım eski editör notlarının hepsini (topu topu 13 tanelermiş zaten) okudum ve en çok beğendiğim ikisini buraya koymaya karar verdim.


4/4/8

Orası çok farklı bir yer. Herkes seni görüyor, ama seni görenler küçük gölgelerden ibaret sana. Kuliste, “Siz seyircileri görüyorsanız onlar da sizi görüyordur” demişlerdi bize henüz beş yaşlarımızda, kırmızı tütülerlerimizle ve aynı renk rujlarımızla, belki de en küçük balerinlerken dünyada, izlemeye çalışırken görülmeyelim diye. O zamandan beri deliler gibi korkarım ben bir seyirciyle göz göze gelmekten. Korkularım, heyecanlarım sınırsız, konu sahne...

Bir köşeye bağdaş kurup göz yaşımda boğulana kadar ağlamak, görünmez olmak istemek, tam boğulmak üzereyken birinin kolumdan tutup sürüklemesi, fıkralar anlatması, eğlenmiş taklidi dahi yapamamak. Tekrar ağlarım korkusuyla uzun süre makyaj yaptıramamak, kırmızı gözlerle öylece oturmak, kendimle dalga geçilmesini izlemek, makyaj tamamlandıktan sonra tekrar ağlamakla tehdit etmek...

Belki de saçma sapan gülmek her şeye, hiç görmediğim bir kabuğun içini görmek. Sahneden gelen “I Will Survive” eşliğinde tavuk dansı yapmak, sahneden inenlere kocaman sarılmak, kostümün sarkan tülleriyle yeni kreasyonlar yaratmak...

Her kulis her sahneden daha olaylı.

Bir gecenin en sonunda sahneye çıkmak ise her zaman daha telaşlı.

5. Sevgi Gönül Sanat Gecesi geçen cuma günü, 28 martta, Koç Allianz binasında gerçekleşti. 130 Koç öğrencisinin görev aldığı gece, sahne arkasından bakıldığında dahi büyüleyiciydi.

Orası çok farklı bir yer. Hazırlanmak için geçirilen zamandan etkilenmiyor, hep arkasında bir boşluk duygusu bırakarak gözden kayboluyor. Bazıları içinse hayat yalnız iki zaman diliminden oluşuyor: sahneye çıkmaya hazırlanmak ve sahneye çıkmak.



23/5/8

“Koku alma duyusu çabuk yorulur. Bir süre aynı koku alınırsa, belli bir süre sonra bu koku hissedilmez olur. Ancak değişik bir koku verildiğinde bu konu hemen ayırt edilebilir. Koku duyusunun yorulması, insanı kötü kokulardan koruyan küçük bir sigortadır.”

Alışmak, sürekli aynı uyarana maruz kalmaktır, zamanla uyuşmak, hissetmemek ve kabullenmek. Yaşama uyum sağlamaktır basitçe, anormali normak yapmaktır beyinde.

Çocukken ne çok değer yüklüyoruz her şeye, bir tutam saça, bir oyuncak bebeğe... Ne çok seviyoruz her şeyi, ne çok şaşırıyoruz. Ölen bir muhabbet kuşunun ardından günlerce ağlıyoruz, arka bahçeye gömüyoruz annemizle, su kabını da anıt niyetine dikiyoruz tepesine. 15 yıl sonra ise her şey tekdüze, bir düzen var oturtulmuş ve sorgulanmamış. Yada sorgulanmış da, harekete geçilememiş, inanılmış, rafa kalkmış. Büyüyünce her şey ne kadar basit, her gün kaç tane trafik kazası görüyoruz evimizde otururken, kaç ölüm haberi alıyoruz... Ölen balığımızı da tuvalete atıyoruz işte aynı soğukkanlılıkla, sifonu da çekiyoruz üzerine.

Yani o çocuk halimizden daha mı güçlü oluyoruz ölümleri yaşayıp da ağlamadığımız zaman? Yoksa sadece alışmış, çok görmüş ve acıya direnç kazanmış mı?

Montaigne alışkanlık için “başlangıçta kuzu gibi sevimli, alçakgönüllüdür; ama, zamanla, oraya yerleşip kökleşti mi, öyle azılı, öyle amansız bir yüz takınır ki kendisine gözlerimizi bile kaldırmaya izin vermez” der.

Oysa alışkanlık, burnumuzun bir süre sonra aynı kokuya duyarlılığını yitirmesi gibi bir adaptasyondur insanın sonradan geliştirdiği. Yaşamı çekilir kılandır.

Alışmak unutmak değil, gerçek olmaktır.