21 Aralık 2009 Pazartesi

yeşil

nuri alço'yu joker'in sokağının önünde gördük lan ?!

19 Aralık 2009 Cumartesi

mini mini bir bug uçup laptopa konmuş

bir cs 201 midterm'ünde daha, ben yine 3 satırlık kodu değil 33, int (string::npos) satırda yazdım.
hoca da sanırım bunun üzerine midterm2_SOLUTIONS başlıklı bir dosyada son 4 senenin midterm2 solutionlarından oluşan bir seçki yolladı az önce. bu midterm'ün yalnız 2 sorusunu içeren dosyanın "pardon ya yanlış oldu ters oldu" diyerek düzelmesini bekliyorum son yarım saattir. vazgeçip toplanıyorum şimdi.

17 Aralık 2009 Perşembe

kimse böyle üzgün olamaz

hayattan, hayallerinden, istediğinden bahset,
düşünden, düşündüklerinden, hepsi olmuş farzet

içimden geçeceksen, buradayım yürü üzerime

karanlıkla dans etmeyi, sonra ölmeye yatmayı anlat

hep gözpınarında duran göz yaşında akmaya hazırlanan
neler neler var, ne hikayeler var

bir sokak gördüm rüyalarımda gecelerce, hiç sana çıkmadı,
sadece yarım saat tutuştuk el ele, o saat durmadı

sen, ben, gece bir yol
başka bir şey yok elimde, hafızamda
düşünüyorum, ne kadar yer etmiş olabilir
İstiklal Caddesi kadar

sen nasıl başardın, yüzyıllık ağaç gibisin,
nasıl böyle kaldın, yoksa sen de sadece öyle duranlardan mısın?

kalbimin sokaklarını arar sorarken kim bilir ben kaç kalp kırdım,
zamanın istasyonunu trenler geçerken kim bilir kaç kez kaçırdım

her kahraman gibi erken gittin.
dinlendiğin o sarmaşık sonra soldu, hep uçtun ateşe yakın

karaya oturmuş eski bir gemide, gölgesinden sıkılmış söğütte,
baktığımda her yerde her aynada, mutluluktan sürülmüş, sanki yasaklanmış biri var

yeldeğerimeni rüzgarla rüzgar uçurtmayla geldi,
uçurtma bir çocuğun gözünden dünyayı korkuyla seyretti

sen en güzel şarkını henüz yazmadıysan, söz yok.

bu da sağımdaki bünyeden geliyor:
"bi ilk parçayı beğenmedim, selam falan"

16 Aralık 2009 Çarşamba

another tapestry

artık gerçekten ben susuyorum tapestry konuşsun. sonra hoca neden kötü espri yapıyor, bu kitapları okumuş kadın!

about "the Dice Class" in cs201, //hakkaten zar sınıfı diyor burada, konudan uzaklar için
"the word dice is the plural form of the word die, but a class named Die seems somewhat macabre. Also, using Dice prevents professors from jokingly saying "Die Class" to their students."

yemin ederim yapardı bunu.

11 Aralık 2009 Cuma

hist & tll vs tarih

nereden baksam 7 sene kadar tarih gördüm ders olarak, o kadar eminim ki şu son 11 haftada o 7 seneden daha çok şey öğrendiğimden..

10 Aralık 2009 Perşembe

mersintersin

ben yıllar boyu yatmaya giderken "hadi annem görüşürüz" deyip yattım. ilk zamanlarında, ki bu 7-8 yaşlarıma denk geliyor sanıyorum, annem baya gülerdi, "ahaha peki baybay" diyodu bozuluyodum. sonra o da alıştı, hadi görüşürüz diyip yattık bi 10 sene kadar.
şimdi farkettim de, bu mantığa göre sabah uyandığımızda da "merabaa" dememiz gerekiyomuş, üzüldüm bunu farkedince, çünkü çok emindim baybay'ın bir yatma iyi niyet belirtisi olduğundan.
iyi de, uyurken orada değilim ben. biliyorum değil yani. uyanınca da "günaydın" nedense ağır basmış "merhaba"dan.
farketme olayım da "ben 20 dk kestiriyorum hadi görüşürüz" dedim odada, iki insan da yarıldı.
o diil de bu kahve makinelerinden süt içmeyin, süt tozundan üretiyor bütün bardağı, baya iğrenç.

8 Aralık 2009 Salı

havuz problemi

ben baya boş şeyler yazıyorum buraya, farkındayım yani merak etmeyin.

az önce odama yaklaşırken canım kahve istedi ve nasıl bir mutluluk duydum anlatamam, çünkü bugün bütün gün içmedim ve canım hiç istemedi diye çok şaşırıyordum. niye sevindiğimin çünküsü o değildi aslında, şu: eğer ben kahveden vazgeçersem hayatta vazgeçemeyeceğim bir şey yok demek olur. yaklaşık son 5 yıldır kahveyle yaşıyorum, uyanmam için incebağırsağımdan (evet bence de böle diince olmadı) emilmesi gereken belirli bir kafein miktarı var. yaklaşık 1 tatlı kaşığı nescafe gold'da bulunuyor bu miktar. yani eğer ben kahve içmeden uyanabiliyorsam artık, değişiyorum demek. korktum biraz. mutluydum hayatımdan çok, bu sabaha kadar.

en iyi arkadaşım bana dedi ki, "düşündüm ama artık benim sana sözüm yok".
tek istediğim, tek dilediğim bir "teşekkür ederim" görmekti uyandığımda oysa. arkadaş olmadığımızı biliyordum zaten doğumgününü kutlarken de, tek dileğim hapşurduğunda hala "çok yaşa" diyebiliyor olmaktı. diyemeyeceğimi böyle öğrendim.
bu da geçer bence.
kahve içmeye gidiyorum. belki düzeltebilirim her şeyi olmasa bile, bir şeyleri.

sen yine de hoşçakal, vapur yolculuklarımın tek dostu, sen mutlu ol.
düşündüm de, benim sana o kadar çok sözüm var ki, neyse boşver.

5 Aralık 2009 Cumartesi

hasanlar

bi yer var,
yerin iki kat altında. 4 hoca.
benim hiç yeteneğim olmayan bir aktivite (!) üzerine ders veriliyor.
sapıkça bir yerlerimizi çekiştiriyoruz haftada 4 saat. canımız yanıyo sürekli.
ve ben niye bırakamıyorum..
bi kere yangın çıktı.
eskiden sadece derslerde bana bağırırlardı. o geri geliyor.
topuzum bozuldu diye 20 kişinin önünde bağırılmayı haketmiyordum bence.
hareketi ilk gösterilişte ezberleyemedim diye de.
bilgisayar mühendisi olucam ben ama, çok salak olmamalıyım diyorum kendime, ezberleyebilseydim keşke.
sonra bas diye bir şeye başladım.
baleden alışıktım ders bitsin diye aralarda saate bakmaya, bunda bitmesin diye bakmaya başladığımda şaşırdım.
yani demem o ki, bi cesaret edebilsem de ayrılsam baleden şimdi, çok daha mutlu bi insan olucam.
sonra da oturup pacman oyunu yazıcam ne biliim.
bi çocuk yazmamız istenen oyun çok saçma olduğu için anlamak açısından "bi oynar mısınız" dedi derste, hoca ellerini havaya kaldırıp göbek attı.
yok bu sonuncusu olaydan bağımsız.
hasanlar da biz küçükken tavandan inen örümceklere verdiğimiz isimdi bale okulunda. nası bırakıcam lan ben..

30 Kasım 2009 Pazartesi

pinhan

bi an elif şafak'ın sps TA'im olduğunu düşündüm.
baya şaşırdım.

yapmış bunu bilgi üniversitesinde..

29 Kasım 2009 Pazar

sabri bey

boş kalınca kendimle ve hissettiklerimle uğraşıyorum.
şimdi bulamayacağım ama, şöyle bir cümlem vardı, "sıkılınca duygu yiyorum, hazımsızlık yapıyor" .
ben eskiden daha iyi yazıyordum.
bak hala.

şu da bir gerçek,
insanın en iyi yazılarını yazabilmesi için aşık olup kavuşamaması şart. yani optimum tempiriçır o zamanlar yazmak için bence. yine de büyük bir üstadımın söylediği gibi, sarhoş olup yazdığı yazıları beğenilen adama yazar denmeyor, denmemeli.
= züğürt tesellisi.

büyük üstad da lise 4 edebiyat hocam.

27 Kasım 2009 Cuma

evrimdışı

bir bayram günü erkek kuzenimin çeyizinden bahsederken elbette gelin lafı da ortalıklarda bizimle dolaşmaktaydı,
e: iyi de gelin kim?
b: onu da gelince göreceğiz.
e bir süre kendine gelemedi, gülemedi bile, "oha, süper." demekle yetindi.. (yok, b ben değilim, bir model üstüm)

bunun yanında, bir takım dış mihraklar benim bir takım insanlara (baya olmadı) "abi" sözcüğünü kullanmamla ziyadesiyle dalga geçmekteydi. olan oldu. öz be öz babam, bana dönüp "abi iyi de hede hödö" dedi. takdir edersiniz ki cümlenin gerisini dinleyemedim. evet, babam bana "abi" dedi.. nasıl çarpık ilişkilerin ortasındayım ben arkadaş, hayatımdaki iki erkek bana abi diyor... kendimi bir süre sirkeli suya yatırmaya karar verdim bu tecrübenin üzerine.

böyle bir bayramdı bizimki de.

rüştü ve türevleri

hep bir şeyleri bekliyoruz.

herkesin de kendi kriterleri var bu bekleme sürecinin uzunluğuna- bitiş zamanına dair, mesela ben hep hazır olmayı bekliyorum, istemeyi bekliyorum. zorunda olmadığım bi etkinlikse hep içimden gelmesini bekliyorum ki, zorunlu olmadığım şeyi kafamda zorunlu hale sokmayayım. istediğim için bitmiş olsun veya istediğim için konuşulmuş. yeterince kural-deadline varken hayatımda, zevkler de sağ omuzumdan aşağı bastırmasın, konsun oraya otursun, dursun.

ama o kadar pisim ki arkadaş, bi işi de son dakikaya bırakma be. yap bunu.

--bence akıl sağlığı yerinde olan gerisini okumasın--

konsun deyince, 3 ay önce ölen papağanımı özledim, onu galiba ben öldürdüm, gecenin 4.5'unda buna üzülmeliyim evet.
şimdi de ' "k" yayının önüne bir "m" cismi konarsa, konarsa değil tabii konulursa, konmak kuşlara mahsus... ' diyen öss fizik hocamı özlemiş olabilirim. ondan çok emin değilim ama.
kuş demişken, muhabbet kuşumun adı rüştü, hayır hayvanat bahçem yok, bir de kedim var sadece, beşiktaş maçında çok iyi kurtarışlar yapan rüştü'ye spikerin "rüştü her yerinden öpmek istiyorum" yorumu kitleleri harekete geçirmiş. hurriyetim.com'un manşeti buydu zira sabah. eski bir rüştü aşığı olarak beni de harekete geçirdi başlık dolayısıyla.
babam dedi ki "kesin karısı çıkıp öptürmem kocamı dicek".
ben de dedim ki "onun kızı bizim okulun ilköğretimindeymiş". evet hala lisemden "bizim okul" diye bahsediyorum.
aynı adam maçlar esnasında top kimin ayağına gelirse (!) onun hayat hikayesini anlatırmış turgut dedi bugün, onun 5 kardeşi var şunun babası kömürcü gibi. galiba bugün buluştuğum her insanla bu konuyu konuştum ve hiçbirini ben açmadım yemin ederim. herkesi harekete geçirmiş evet.
o diil de ananem bugün "rüştü fenerde diil miydi yau" dedi.
anaokulundan itibaren rüştü'ye hasta bi çocuk olarak büyüdüm, spor sayfası okuyan yaşıtım kız yoktu bence o zamanlar, barcelona'ya gitti geldi adam bu süreç içerisinde, evlendi çocuğu oldu falan, akm'ye çıkıcağım sabah (geçen yine akm'deyim) yine bir manşet, rüştü beşiktaş'a transfer. 4 yıl geçti üstünden atlatamadım o sabah yaşadığım şoku. kuşumun adını bi kız olduğunu sandığım zaman değiştirmeye yeltenmiştim (rüştiye olarak, çok radikal bir değişim değil) bi de o sabah bi düşündüm. günün geri kalanında hiç aklıma gelmedi doğruyu söylemek gerekirse ama, akm'de saklı bir 6. kat var aklınızda bulunsun, asansör 4'e kadar çıkıyor, 5'e ayrı bir asansör var, 6'ya da merdivenle çıkıyorsun, onu düşündüm sahneye çıkana kadar. bulamadığım için provanın yarım saatini kaçırıp dayak yemiştim çünkü.
kuşum da dede olmuş kendi ırkının kategorisinde şimdi farkettim de. hatırliim de ölürse üzülmiim hayvan baya adrenalin dolu bi yaşam sürdü eve kedi geldiğinden beri ki bu da son 3 yıla tekabül ediyor.
oha 7 yıldır falan yaşıyor bizle galiba.
kuşlarda adrenalin var mı acaba. vardır bence.

bilinç akışı.
ve deadline yaklaşımı.
bi de günlüğümü okulda unuttum.

21 Kasım 2009 Cumartesi

return 0;

int main ( )
{

double olaySaati;

syntax error bulurken aklınıza şu gelecek: ben compiler mıyım ?!

bu normal matematikte doğru döndürür tabii ama bu c++ dünyası dostum!

şimdi ilkokulda matematik hocanız ne yazardı, işte ne biliim
"f(x)= x^2+3 ; " ehue noktalı virgül yazmazdı tabii.

-asistanım!
+bir daha söyle!

and,or'ları şöyle düşünün, mesela ben biriyle çıkıcam, or kullanıyorsam güzel veya zengin olsun derim, and kullanıyorsam yaşasın ve güzel olsun derim mesela, and kullanıyosam korkun benden zaten.

cin >> olaySaati ;
olaySaati = 23.52
cout << "karar: cs" << endl ;

//yok böyle bir program tabii de, 5.5 saat sonra cs201 sınavım var.

return allah;
}

18 Kasım 2009 Çarşamba

bomboş

bu blogu da sildim çünkü bunun da anafikri "öh çok çalışmam lazım"dı. gerek yok.
büyük bir tema: ic'nin kubbesi münasebetli eko. bu.

nerde nerde?

"yok ya yarın uyurum"

lan?!

13 Kasım 2009 Cuma

kimsin sen?

az önce mat çalışmaktan ve öksürmekten sıkılıp mutfağa çay yapmaya gittim.
suyu kaynattım, sallama çay ve şekeri bardağa koydum, kettle atınca suyu ekledim, karıştırdım, kaşığı bardağa 3 kere vurdum, lavabonun içine koydum, sallama poşedini çöpe attım, ışığı kapayıp mutfaktan çıktım.
çayı mutfakta unuttuğumu 3 lecture daha çalışıp yine öksürmekten sıkıldığımda farkedecektim.

bir su gibi saydam ve sakin

sabancı'nın nabzını tutmak gerekirse, şu an herkes hayattan nefret ediyor.

o diil de, galileo'nun zamanı nabzıyla tutmasına ne diyosunuz? biraz heyecanlansa sarkacın periyodunun ipin uzunluğuna değil de kendi ruh haline bağlı olduğunu bulabilir ve biz şu anda T=2pikarekök(l/g) yerine T=2pikarekök(galileonunsevgilisindenayrılması/g) yazıyor olabilirdik.

hayattan ben de nefret edecektim, eğer hasta olmasaydım şimdi. çünkü hasta olunca bir önceliğim olmuş oldu, hastalıktan nefret ediyorum hayattan ziyade. keşke hasta olmasaydım da hayattan nefret etseydim falan diyorum hatta. ev çok sıkıcı. ben 18 yıl evde nasıl oturdum? hiçbir şey olmuyo ki burda?!

kim ic'yi odamdan 3.5 km uzağa yaptı?
yağmuru kim döküyor, ünzile kaç koyun ediyor?

1 hafta, 4 midterm, 1 domuz? çalışiim ben.

10 Kasım 2009 Salı

diday diday day?

cs201 ödevi bilmiyorum kaç saat sürdü. “hepsini ben yapıcam, en birinci ben olucam” diyerek başladığım, “bir 1. sınıf olarak cs201” hayatım tabii ki 4. sınıf bir cs'çinin ellerinde son buldu, teşekkürler haluk.

cs'e hayatımı adayıp sps'lerin özetlerini bile okumuyor olmamın bilmiyorum nasıl bir geri dönüşü olacak transcript'ime.

O diil de, burnuna sinek kaçarak ölen hangi padişahtı? Bunu google'lamak istemiyorum. bir de yalan di mi olmaz öyle şey?

tll insanı replikleri elbette,
"bazı padişahların ceza olarak öldürdüğünü görüyoruz ama abdülhamit süründürmek, acı çektirmek üzerine kurmuş ceza mekanizmasını. tarz meselesi."
aslen, şimdiye kadar mütemadiyen 'türkçe konuşun lan, nasıl şaşırıyorsunuz öyle, ups falan diyosunuz bazen' temalı edebiyat hocalarım olduğu için, kendisinin "that's it!" haykırışı ve gayet cümle içinde"single mother" deyişi, beni bir ikileme sürükledi, ki anlatmiim valla uzun.

gülmeyin de, parabolik bir düzende kilo alıyorum. birinin beni kampüsten söküp bale okulumun bahçesine bırakması gerek.

bunu da kimse anlamayacak ama; bu haftanın bir cümlesi olsaydı, büyük ihtimalle, "beşiktaş gol attı" olurdu.

8 Kasım 2009 Pazar

bilgisayarımda duyguyoğunluğu diye bir dosya var

cuma akşamı-gecesi bilmiyorum hangisi bi blog yazmıştım ama okunduğunda şöyle bir anlam çıkıyordu genel olarak: "ha şeyden sonra şey olunca ben de şey düşündüm", çünkü baya sansür olsun kimse anlamasın derken bokunu çıkarmıştım. onu silince arkasından yazdığım şey(!) de silinmiş bulundu, ben de şimdi dedim ki o silinmeseydi keşke,
hayrını görün:

"ha bir de,
insan ne çabuk alışıyor be. 18 yıldır odamda yalnız uyuyordum, son 1 aydır benden başka 3 kişi daha nefes alıyor diye şu an o kadar yalnız hissediyorum ki kendimi. birazdan müge "abii rüyamda ne gördüm" diyecek yada ceren saç düzleştiricisini eline alıp film izlerken yanıp bağıracak gibi hissediyorum.
gelin oğlum duyuyorsanız beni. çok yalnızım. valla bak.

edit: siz değil de bir karasinek duydu. körbahtım karatalihim. "

bu da böyle bir anımdı.


5 Kasım 2009 Perşembe

ben susuyorum

sps, tamamen rastgele bir sayfa açıyorum readerdan ve altını çizdiğim bir cümle şu,
"the religion would mediate between the selfish desires of individuals and the needs of the collectivity, thereby preserving the latter from constant disruption"
4 kere okumuş olabilirim anlamak için.

bunun yanısıra ns çalışıyorum aslen ben şu anda ve şöyle bir şeyle karşılaştım,
".. doing their work to transfer energy into random microscopic channels- that transfer of energy is called heat transfer. (5)"
---
5. heat = ısı

1 Kasım 2009 Pazar

tawa

durup durup "beni büyütenlerden biri de.." bazlı cümleler kuruyorum ama hayatımı anlamlandırmaya o kadar adadım ki kendimi sanırım, elimde değil. bunlardan biri de, en önemlisi bile olabilir henüz sıraya koymadım ama, kesinlikle tawa geçmişimdir.
TAWA, this announcement was about, koç özel lisesinin 2 haftada bir çıkan okul gazetesidir. hala da çıkıyor bildiğim kadarıyla. 11. sınıfta editörlüğüne seçilen ben, yarı yılda baş editör sıfatını kazanmış, yıl sonunda benimle aynı anda giriş yapan 2 kişiyle şiddetli kavgalar ederek (burasını gerçekten yazıya dökemiyorum, oldu bir şeyler bayağı) önce onların çıkmasına sebep olmuş, adından da ayrılmıştım. facebook'ta şahsıma küfreden gruplardan tutun da okulda önümü kesip hesap soran insanlardan sonra gerçekten büyüdüğüme inandığım bir lise sonluk geçirmiş olabilirim. öyle ki artık öss'ye değil okulun bitmesine gün sayar hale gelmiştim, önünden geçecek gibi oluyorum mesela hala sabancı'ya giderken, ürperiyorum her seferinde.
yani uzun lafın kısası, yayın dünyasına tekrar girebilecek olma ihtimalim, ki girecek olmam bile değil sadece ihtimal dahili, beni korkutmanın aksine o kadar heyecanlandırıyor ki şu anda, o kadar olur. sanırım bunun da gazıyla tawa'ya yazdığım eski editör notlarının hepsini (topu topu 13 tanelermiş zaten) okudum ve en çok beğendiğim ikisini buraya koymaya karar verdim.


4/4/8

Orası çok farklı bir yer. Herkes seni görüyor, ama seni görenler küçük gölgelerden ibaret sana. Kuliste, “Siz seyircileri görüyorsanız onlar da sizi görüyordur” demişlerdi bize henüz beş yaşlarımızda, kırmızı tütülerlerimizle ve aynı renk rujlarımızla, belki de en küçük balerinlerken dünyada, izlemeye çalışırken görülmeyelim diye. O zamandan beri deliler gibi korkarım ben bir seyirciyle göz göze gelmekten. Korkularım, heyecanlarım sınırsız, konu sahne...

Bir köşeye bağdaş kurup göz yaşımda boğulana kadar ağlamak, görünmez olmak istemek, tam boğulmak üzereyken birinin kolumdan tutup sürüklemesi, fıkralar anlatması, eğlenmiş taklidi dahi yapamamak. Tekrar ağlarım korkusuyla uzun süre makyaj yaptıramamak, kırmızı gözlerle öylece oturmak, kendimle dalga geçilmesini izlemek, makyaj tamamlandıktan sonra tekrar ağlamakla tehdit etmek...

Belki de saçma sapan gülmek her şeye, hiç görmediğim bir kabuğun içini görmek. Sahneden gelen “I Will Survive” eşliğinde tavuk dansı yapmak, sahneden inenlere kocaman sarılmak, kostümün sarkan tülleriyle yeni kreasyonlar yaratmak...

Her kulis her sahneden daha olaylı.

Bir gecenin en sonunda sahneye çıkmak ise her zaman daha telaşlı.

5. Sevgi Gönül Sanat Gecesi geçen cuma günü, 28 martta, Koç Allianz binasında gerçekleşti. 130 Koç öğrencisinin görev aldığı gece, sahne arkasından bakıldığında dahi büyüleyiciydi.

Orası çok farklı bir yer. Hazırlanmak için geçirilen zamandan etkilenmiyor, hep arkasında bir boşluk duygusu bırakarak gözden kayboluyor. Bazıları içinse hayat yalnız iki zaman diliminden oluşuyor: sahneye çıkmaya hazırlanmak ve sahneye çıkmak.



23/5/8

“Koku alma duyusu çabuk yorulur. Bir süre aynı koku alınırsa, belli bir süre sonra bu koku hissedilmez olur. Ancak değişik bir koku verildiğinde bu konu hemen ayırt edilebilir. Koku duyusunun yorulması, insanı kötü kokulardan koruyan küçük bir sigortadır.”

Alışmak, sürekli aynı uyarana maruz kalmaktır, zamanla uyuşmak, hissetmemek ve kabullenmek. Yaşama uyum sağlamaktır basitçe, anormali normak yapmaktır beyinde.

Çocukken ne çok değer yüklüyoruz her şeye, bir tutam saça, bir oyuncak bebeğe... Ne çok seviyoruz her şeyi, ne çok şaşırıyoruz. Ölen bir muhabbet kuşunun ardından günlerce ağlıyoruz, arka bahçeye gömüyoruz annemizle, su kabını da anıt niyetine dikiyoruz tepesine. 15 yıl sonra ise her şey tekdüze, bir düzen var oturtulmuş ve sorgulanmamış. Yada sorgulanmış da, harekete geçilememiş, inanılmış, rafa kalkmış. Büyüyünce her şey ne kadar basit, her gün kaç tane trafik kazası görüyoruz evimizde otururken, kaç ölüm haberi alıyoruz... Ölen balığımızı da tuvalete atıyoruz işte aynı soğukkanlılıkla, sifonu da çekiyoruz üzerine.

Yani o çocuk halimizden daha mı güçlü oluyoruz ölümleri yaşayıp da ağlamadığımız zaman? Yoksa sadece alışmış, çok görmüş ve acıya direnç kazanmış mı?

Montaigne alışkanlık için “başlangıçta kuzu gibi sevimli, alçakgönüllüdür; ama, zamanla, oraya yerleşip kökleşti mi, öyle azılı, öyle amansız bir yüz takınır ki kendisine gözlerimizi bile kaldırmaya izin vermez” der.

Oysa alışkanlık, burnumuzun bir süre sonra aynı kokuya duyarlılığını yitirmesi gibi bir adaptasyondur insanın sonradan geliştirdiği. Yaşamı çekilir kılandır.

Alışmak unutmak değil, gerçek olmaktır.

31 Ekim 2009 Cumartesi

o diil de,
birinin seni anlayamamasını anlamak ne güzel bir şeymiş.

sent mail

insanlık tarafından yasaklanmasını istediğim birkaç şey var, eğer bunlardan bir liste yapacak olursak tereddütsüz ilk sıraya "ertelemek"maddesini ekleteceğim, ne pahasına olursa olsun.
5 gündür mailbox'ımda(!) -ama yani postakutumda desem hiç olmayacak- sol kenarda şöyle bir görüntü var nasıl anlatsam,

Drafts(1)

ve ben artık onu görmemek için sabancı mailimi elimden geldiğince açmamaya çalışıyorum. ne olacağını az çok tahmin etsem de elim gitmiyor göndermeye ve sürekli aklımın böyle arka köşelerinde o var, yaptığım her iş bittiğinde o aklıma geliyor ve çok huzursuzum ama hala elim gitmiyor ve vaktim daralıyor ve içim daralıyor ve hakikaten çok sıkıldım.
ve bu blogu o maili gönderecek cesareti toplayabilmek için yazdıysam da pek işe yaramadı ne yalan söyleyeyim. ama hayır, blog bittiği anda mailimi açıyorum, gerekli 4 insan ismini yazıyorum, sağolsun sabancı mailin isim yazınca maili bulma gibi çok muhteşem bir özelliği var, ve send(!)liyorum. olmayacak bu böyle. razıyım çekeceğime, hoş bir şey çekeceğimden değil ama,
hebelöp gebelöp lüp.

hala "kaydı yayınla"ya basamıyorum mesela, ne menem bir şey bu arkadaş.. yok yok tamam gittim.

28 Ekim 2009 Çarşamba

koku

sabancı'nın içi çürümüş!

buraya gelmeden önce tam 11 sene 3,5 km uzakta ikamet ediyordum, ben ve okulum. öyle ki "wouow bulutlara bak" dendiğinde 3 sene önce burada, biz de aynen öyle demiştik orada. yani bayağı aynı yerde duruyorum neredeyse hayatımın gerçekten hatırlamaya başladığım zamanlarından beri.
çok uzattım yeni paragrafa geçtim, ns çalışmam lazım ondan sanırım, neyse ne diyordum, hah, orası da kokardı yani. hiç sevmediğim tarih hocası söylediydi deri fabikası olduğunu falan, ama etkilenmemiştim bu kadar.. hoş orada da uçaklar geçerdi 3-5 metre tepemizden, tee amerikanyalardan gelmiş üniversite tanıtım insanları yusuf olurdu ama eğlenirdik onunla.
geçen gün odamızda bir oda mensubuyla otururken misal, "püü bi de kız odası olucaz aç camı aç!" diyerek camı açtırdıktan sonra "anam anam anam kapa kapa!" demem için çok zaman geçmesi gerekmedi takdir edersiniz ki. kapıyı açtık hava almak için nihayetinde...
oryantasyonda "deri fabrikası çok kokutuyor mu" diye soran arkadaşıma "yok yahu yazın belki 1-2 gün" diyen insanı hatırlayabilseydim keşke. boğazına yapışmasam da "pardon bakar mısınız saat kaç" deyip rahatsız edebilirdim birkaç kere.

ha tabii bir de, bu koku, başlıktaki koku değil.

üşüyor musun?

bir şeyi önce çok istemek sonra hiç istememek sonra eh aslında olabilir demek son olarak da hiç hiç istememek yordu beni. sanırım etrafımdakileri de.
eskiden bu blog- aslen bundan öncesi daha güzeldi sanki, çocukluğumu seviyorum- sadece benim gelip kimsenin okumadığını bilerek abuk subuk şeyler yazdığım bir sayfaydı, o kadar ki sadece ben okuyordum kendi yazdıklarımı, ama iyi ki yazmışım diyeceğimi biliyordum bir gün. tanrıya inanmıyorum ama bir güç var.
kendime tatilde yapmam gerekenler isimli bir liste yaptım ve listeyi ceren'e gösterdiğimde ne olduğunu anladığı anla kafasını geri çevirmesi arasındaki zaman dilimi birkaç mikrosaniye oldu.
kafam karışık, emin olduğum sadece bir şey var.

ve üşümüyorum.

26 Ekim 2009 Pazartesi

ayağına dikkat et!

bir cs ödevinin daha sonuna geldim az önce. bu 3 saatten biraz daha uzun sürmüş olabilir, az sonra kalkıp hocanın ellerini öpmeye de gidebilirim her hafta değil de hafta aşırı ödev verdiğinden sebep.

eğer "cs insanı mutluluk tanımı" diye bir şey varsa, o da kesinlikle şu iki satırdır ayrıyetten:
0 error(s), 0 warning(s)
========== Build: 1 succeeded, 0 failed, 0 up-to-date, 0 skipped ==========

"ne zaman 'allah kahretsin ben neden cs 201 aldım ilk dönemden' deyip ağlayacağın günlerin geleceğini merak ediyorum" diyen insanı da kınıyorum. kavgada söylenmez.

asıl o değil de, geçen gün günlüğümü okuyordum, şöyle bir paragrafla karşılaştım öldüm gülmekten, az biraz küfürlü ama nasıl gaza geldiysem artık,
"eğer insanın ilhamını götüne kaçıran bir şey varsa o da kesinlikle birinin arayıp 'ben geliyorum' demesidir. gelince ne olacak balata; ama anlamsız bir bekleyiş başlıyor o noktada ve ağzımda ne kadar kelime varsa hepsi kıçıma giriyor o anda."

odamdan çıktıktan sonra dorm binasının kapısından çıkıp oda penceremizin önünden geçiyorum. geçen gün selin cama çıkıp çarşaf silkelerken "yabancılarla konuşmaa" diye bağırdı. meydana kadar güldüm.

hangar'ın hangar olduğunu belli etmek için konan müzikus tabelasının işlevini yerine getirmediğini düşünen bas insanı, "ondan detone olmayın gibi bir anlam çıkıyor ilk bakıldığında" cümlesini kurdu.
"kaşarlı dürüm döner" yerine "kaşarlı dünür dörem" denmesi üzerine aynı insan "kaşarlı dünür görem!" dedi..

galiba sandığın kadar cesur değilim, çok istedim yazabilmek ama her yazdığım mahrem oldu, benim ellerimden kurtulup havaya tutundu. kim bilir, belki bir gün hazır olduğunda senin ellerine düşer.

"geçmiş, bugün ve gelecek… hepsini peşpeşe dizip, dümdüz bir çizgi çiziyoruz. bu yüzden geçmişin geçip gittiğine, geleceğin henüz gelmediğine inanıyoruz. ve en kötüsü, zamanı önceden çizdiğimiz bu dümdüz çizgide yürümeye mecbur tutuyoruz. ama belki de o burnunun ucunu göremeyecek kadar sarhoştur."
Elif Şafak

23 Ekim 2009 Cuma

kısa devre

müge: abi suretler'e gidelim mi?
selin: abi müge dedi ki çok kötüymüş o şey.
müge: abi onu ben dedim?
selin: abi müge sensin zaten.

?!

21 Ekim 2009 Çarşamba

tamam abi

viivaa laa müüzikus, viva la müüzikus
viva la MÜ, viva la müzikuus
viva la müüzikus, viva la müüzikus,
viva la MÜÜ, viva la müzikus.

az önce harf sayısı kullanarak kendi çapımda bir ölçek sistemi geliştirdim. çok ciddiye almayın.

tll insanı, "aramızda görücü usülü ile evlenmek isteyen var mı?" dedi.
aynı insan, kendi türkçeleştirdiği kitaba "yeterince okursanız, ölürsünüz" yorumunu yaptı.

mikrofondan gelen sesin yeterince gür olmadığını idrak eden sepese insanı, "o zaman striptiz zamanı" dedi ve sweatshirt'ünü çıkardı.

ilk cs ödevimden 100 aldığımı paylaştığım ceren, "neyin üzerinde 3 saat çalışırsan ondan 100 alırsın zaten" dedi. hayat felsefem ineklik üzerine kurulu olabilir, dün de partinin ortasında odama gidip proposal yazdım çünkü. bunun ekstrem bir başarı getirmiyor olması çok üzmüyor işin komik tarafı. neyse bu apayrı irdelenesi bir mevhum.

"omuzuma öküz oturmuş gibi hissediyorum" cümlesini kurdum geçen gün. sadece 15 dakika ayakta bas çaldıktan sonra. buket abla bir gün topuklarımdan sıkacak ama, du bakalım.

saat 11.30 ve odada sadece ben uyanığım, ns 101'ime girmiş şekilde hem de, bu da 2 üst maddeyle bir denklik, bir sinerji yaratıyor.

o diil de, ilk günlerde "abii derslerin isimlerine bak hepsi 101, tam sıfırdan başlıyoruz daha düşüğü yok" derken hazırlıkların tll derslerinin isminin "TLL 001" olduğunu öğrendim.

confessu çığrından çıkmış. insanların içinde resmen başka insanlar var.

18 Ekim 2009 Pazar

balede yangın

operadaki hayalet tadında oldu başlık. gibiydi de aslında.
bu olay bana, maddeye ne kadar gereksiz anlam yüklediğimi bir kez daha hatırlattı.
dumandan uzun süre öksürüp gözlerimden hiç ağlamadığım kadar yaş aktıktan sonra yangından kurtarılanlar olarak 4 sene önce sahneye birlikte çıktığımız çiçekleri attılar. yanmışlardı. yarısı.
o çiçeklere - çiçek dediğim hulohopların bir ucunun kesilip ters dönmüş "v" şekilini aldığını ve üstünün çiçeklerle kaplı olduğunu düşünün- ne kadar çok küfretmişizdir, ellerimizi yoruyor 13 dakikalık dansta, bittiğinde bırakıp sahneye geri çıkmamız zaman alıyor diye.
fındıkkıran'ın çiçek valsi. the waltz of the flowers.

bir itfaiye mensubu gözlerimin önünde dışarı çıkarıp yere attı yanmış plastikleri.
ceyda'ya döndüm, "çocukluğum yere düştü" dedim.
ne zaman büyüyoruz biz?

17 Ekim 2009 Cumartesi

akılda kalanlar

-nee? A1 nerede bilmiyor musun?!
-öö. dur daha 3 hafta olmadı geleli..
-ama A1 yani, A1!!

-sen niye konuşmuyosun ki.

-dünyanın en harika tasarımı bu!

-biz dün kaçta yattık?
-oturduk diyecektin heralde?

-lan sen burda yattın bi uyandım gitmişin..

-okula bak bir gördüğünü bir daha göremezsin, bizde herkes birbirini tanıyor.
-demeyin öyle şeyler. kimseyi tanımıyorum ben!
-ben de ilk dönem odamda oturmuştum ki.
-teşekkür ederim!

-çatalla sevişmeseydin keşke.
-yok ben kötü verdim.
-evet o kötü verdi.

-sen onu yememişsin ki.

-bir insanın höşmelim yememesi için çok geçerli bir sebebi olması lazım, ne bileyim "ağzım yok" falan gibi.
-hmgmhhmmg
-yada işte midem yok yediklerim boşluğa düşüyor da olabilir.

-bence seninki pşkolşik.
-ehuhe nejik?

-durun önce ters çevirelim.
-teşekkür ederim!!

-sandviç isteyip ekmeğini yemedi..
-bana bak!

-sen gelme benim odama bir daha. sen gel!
-oha ?!

-abi bizim masa en güzeli, solist burada, günün adamı burada, ııgh sen burdasın, sen burdasın, ben de varım ohooo
-şu son 3ü olmadı biliyosun dimi.

-kim getirtmişti bana bu tabu'yu?

-titriyosun abi!

-köfte var dedim kalktı geldi.
-ahah hiç de bile çişim gelmişti de kalktım.

-sen de bütün gün sıkıldın en sonunda iyi coştun..
-bunu görmemen gerekiyodu!

<<>><<>><<>>

ben çok sahneye çıktım, seda ablam sağolsun, belki de bu yüzden hayatımda hakkı ödenemeyecek insanlardan biridir, beni buldu çıkardı, baleyle üstü örtülmeye çalışılmış bütün bende olanı aldı sahneye koydu diye.
sahneleri çok severim ben. kulisini, kostümünü, şimdiye kadar patiğini, eteğini, pointini, bundan sonra biraz daha gitarını, nota sehpasını, tuner'ını...
sahneye çıkmadan da sahneye çıkmış kadar eğlenilebiliyormuş meğer. hem de çoğunluğuyla dün tanışılmış insanlar sahnedeyken. elde telsizle deliler gibi dansedilebiliniyormuş. sahnedekilerle gözgöze gelinip aşırı mutlu olunabiliyormuş.
bir şu son "akılda kalan" üzdü beni koskocaman izmir yolculuğunda. olmuyor, gösteremiyorum sevincimi. bütün gün o kadar eğlendim ki, tarifi yok, ama sadece gerçekten koparken mutluymuşum, öyle görünmüşüm. halbuki kordon'da, battaniyenin altında daha mutluydum sanki.
ama olsun, olsun, her şeye, değer.
hem nasıl diyordunuz siz..

viva la müzikus

12 Ekim 2009 Pazartesi

baağa

cs dersinde bir süre olay üst düzey geyiğe ulaştı. nedeni ise kuzunun çıkardığı efekti iki farklı dilin iki farklı şekilde yazıya dökmesiydi, "baa" ve "mee".

// old mcdonald had a farm parçası üzerinden kod yazıyor olduğumuz gerçeğini kenara bırakıyorum dikkat ederseniz.

aynı şey 8. sınıfta fransızca dergisinin isminin "cocorico" olduğunu öğrendiğimizde olmuştu. meğer fransa'nın horozları "üğüğürüü" demiyorlarmış. bayağı "kokorikoo" diyorlarmış.

uzun vadede bir fransız bir türk olmak üzere iki çift kuzu ve bir ingiliz bir türk olmak üzere iki çift horoz edineceğim. iki çift dikkat ederseniz. şunun surasında meendis olcaz, kontrol grup vital ve crucial. yaa.

ps: görmemişin komenti oldu dikkat ettiyseniz. etmediyseniz sallayın. demedim bişi.

10 Ekim 2009 Cumartesi

sonuç hiç boş küme çıkmasa keşke

çok derinde iki yer kanıyor. elimden hiçbir şey gelmiyor.

9 Ekim 2009 Cuma

gel

terazi nasıl bir süre kararsız kalıyorsa hangi kefenin daha ağır geldiğinden, bekleyip duruluyorsa ve diyorsa, işte bu taraf,
ben de bekliyorum şimdi, şöyle bir hayat istiyorum diyeceğim bu sürenin sonunda.
zaman hep göreceli değil midir zaten.

7 Ekim 2009 Çarşamba

bahtsız bedevi

yok çöle düşmem gerekmedi allahtan da,
benim bu şanssızlığımın bir hal çaresi olması lazım. Ceren dedi dün, "iyi insan olursa istediklerin olur" yani eğer varsa hakkaten böyle bir şey, ben bayağı kötü bir insanım.

sosyal hayatımda hiç bir şey iyi gitmediği gibi, ha iyi gitmesi için çaba sarfetmediğimi itiraf ediyorum ama, akademik hayatın içine henüz giremeden, türev integrali dahi geçemeden çektiğim çilenin haddi hesabı, beni hüzünlendiriyor.

aynı Ceren az önce odayı terk ederken "adamım, kendine bir iyilik yap ve bırak endişelenmeyi" dedi. bir süre kredi hesabı yapmaya ve mail göndermeye ara veriyorum bu nedenle.

kahve içeyim ben.

5 Ekim 2009 Pazartesi

çok acayip tapestry

"telling someone who is playing hide-and-go-seek to start counting from 1 and to stop when they reach the 'last number' is an interesting way to teach the concept of infinity"

3 Ekim 2009 Cumartesi

hangi bölüm ?!

atiye'nin kim olduğunu serdar ortaç'ın meşhur billie jean videosundan öğrendiğimi itiraf ediyorum.

teoman'ı da artık şebnem ferah'la olan düetlerine geri dönmesine teşvik ediyorum. sarah'dır atiye'dir okeydir de, bir süredir şebnem ferah'tan yeni bir şarkıyı geçtim yeni bir sözcük duymak için çıldıran bir bünyem var.

o kadar laf etmemin nedeni: kal'ı loopa almam ve an itibariyle 32. kere dinliyor olmam. Bir nevi günah çıkardım yani.

edit1: parçanın bir yerinde bariz msn'den ileti gelmiş efekti var. nasıl bir arak ki bu.
edit2: "bana sarılarak göster sevdiğini" ne be. mağra adamı mıyız biz. sözlerle ifade edemiyor muyuz kendimizi?
edit3: 57 oldu.

çok çelişkili oldu bu blog. yoksayın en iyisi.

2 Ekim 2009 Cuma

konuşan güvenlik

gecenin 3'ünde yangın alarmının çalışmasına sebep olan a5 sakin/lerini gerçekten sakin olmaya davet ediyorum.

9988'i arar aramaz sustu bir de, "ben a5'ten arıyodum neyse sustu sağolun" gibi bir cümle kurmuş olabilirim. cevaben "evet susturduk" da nasıl bir kendine güvendir ki.
bu arada alarm derken, bir kadın sesi çok melodik bir tonla "yangın var, lütfen binayı tahliye ediniz" diyor da, desibelini ne siz sorun ne ben söyleyeyim.
ardından hoperlörden "ben konuşan güvenlik" diyen amcanın ise alarmla uyandığını tahmin ediyoruz.

1 Ekim 2009 Perşembe

acayip şeyler

-dolmuşta "uzatır mısınız" diyerek önümdekine vermeye çalıştığım 1.75 tl'ye parayı almayan hanfendi "dur yavrum sıra var" dedi. sıranın nerede olduğunu çok merak ettim.

-sps asistanım "we, not we ofcourse, humans..." dedi eski zamanlardaki insanlardan bahsetmeye çalışırken.

-vapurda elim kolum doluyken az kalsın şekerleri cüzdana, bozuk para üstünü kahveye atıyordum. Birincisini gerçekleştirdim bile.

-oda arkadaşlarım odada karşılaştıkları kocaman kanatlı çekirgeden korkup dışarı koşmuşlar yardım istemek için, yarı çıplak bir adamla karşılaşıp ondan daha çok korktuklarına karar vermişler sonra.

-üniversite öğrencileriyle ağzına kadar dolu bir amfi, enstruman derslerinden bahsederken "grup yaparsınız" cümlesini kaldıracak olgunluğu gösteremedi ve ağlayana kadar güldü. ben de güldüm. üstelik o kadar uzattı ki, tamam uzattık ki...

-"hee" dendiğinde etrafımda herhangi biri tarafından, kendi kendime gülmeye başlıyorum, deli olduğumdan değil, "hee sonra şey oldu ben 58 yaşındayım.." temalı, kadının hiç bir şey anlaşılmadığı ama ısrarla televizyon programında kendisine yardım etmeye çalışan adamn sözünü keserek anlaşılmamaya devam ettiği video aklıma geldiğinden.

-ceren üstteki madde hakkında her "sonra şey oldu" dediğimde duvara çentik atmaya karar verdi.

-"suugle sabancı üniversitesi gayri resmi internet sitesi", new tab açıldığında "suugle sabancı üniversitesi gay" de kalıyor. anlamsızca buna da güldük.

-öss'den sonra yazdığım msn iletisi "bütün dünya benim" de turgut'un ekranında "bütün dünya beni..." diye çıkmıştı. bunu amfide ceren'e anlattım ve boğulduk.

-eski su öğrencisi emre'nin blogunu yeniden okumaya başladım, gördüğüm çok komik şeylerden biri, küçük kıyamet filminin internette afişini ararken şöyle bir şeyle karşılaşmasıydı: "küçük kıyamet > büyütmek için tıklayınız". buna gülerken ceren boğulmak üzereydi, kurtardık, ona da güldük.

-banyoya girmeden önce bize hocaya hangi dilde mail atmamız gerektiği konusunda demeç veren selin'in düşme sesiyle kitlendik. neyse bir şey olmadığını anladıktan sonra sakinliğimizi çok koruyamadık çünkü banyodan çıkarken kapı ceren'in sandalyesine çarptı ve ceren çekilmeye çalışırken kafasına ranzanın merdiveni düştü. evet buna da güldük.

-videolarda duyduğum "Hunters & Gatherers" ile sonunda tanıştım. buna pek gülmedik.

-sabancı shuttle'larında wifi var.

30 Eylül 2009 Çarşamba

blogsu

yani eğer bir an önce gerçekten ders çalışmaya başlamazsam bütün gün blog yazabilirim, o kadar bulamıyorum yapacak bir şey kitap okumaktan başka. ders çalışmaya başlamam için de ns insanının "planet, means gezegen in turkish" demeyi bırakması ve ingilizce bildiğimize inanması gerek. şevkim kaçıyor böyle.
aynı insanın 2 saat, net 2 saat ingilizce konuşup ders sonunda "hadi eyvallah" demesi de güldürdü.
o değil de sps'den çok korkuyorum.
o da değil aslında.

29 Eylül 2009 Salı

hızlı yaşa genç öl

bugün 8.40, 9.40 ve 10.40'ta, herbirinde farklı bir fakültede, farklı bir derste, farklı bir adamı dinliyordum. Salı günleri yaşayacağım program tramvasını bir yana bıraktım, fakültelerarası trafikte çok heyecanlanıyorum geç kalacağım diye. bu haftayı sağ sağlim atlattım, önümdekilere bakıyorum.

odamı tarif ederken, boktan gir, sol patikayı izle, birinci değil ikinci yurt diyorum. herkes anlıyor.

oryantasyonda "7/24 internete erişebiliyorsunuz ama erişmeyin, çıkın gezin" diyen beyle çok eğlendim. bilgisayarımı aldığımdan beri başından kalkmıyorum. büyük sözü dinleyeceğim.

ns programında da oda arkadaşıma "peki arkadaşlık ilişkilerini bozmuyor mu bu bilgisayar bağımlılığı" diye sormuştum, çok ciddi bir tavırla, "yuuo biz hep beraber film izliyoruz bilgisayarda" demişti. üzülmüştüm.

Methini yıllardır duyduğum HIST insanı C.K. beni de hayran bıraktı kendisine. hayran bırakmak amaçlı bir ders değildi umarım onunkisi.

TLL beyi, hepimize edebiyatla alakamızı sordu. Zira amfide almadığım ve insan yüzü gördüğüm tek ders bu. Cevaben "benim iyidir aram kitap okurum, yazarım" dedim, dersinde türkçe'nin azizliğine uğrayarak kitap yazıyorum izlenimi verdim, toparlayana kadar canım çıktı.

MATH, hayatımda tanıdığım ikinci rus'un da matematik hocam olması dolayısıyla biraz değişik anılar canlandırdı. bir sonraki hafta "dı teencınt of dı parrabola" derse gülebilirim.

aynı insan, "x-axiz" ve "horisontal" yazarak beni dumurlardan dumurlara uğrattı. kocaman derste de tek bilmediğim şey "out of lecture" çıktı. hüzünlere gark oldum, hiç bir şey öğrenemeden odamın yolunu tuttum.

SPS adamı da türk, ama fransızca aksanlı ingilizce konuşuyor.

az önceki telefonla çok güzel haberler aldım akademik hayatıma dair. heyecanlıyım.

biliyorum, önümdeki yaşamda bir şeyler olduğunu bildikçe yaşamaktan sıkılmayacağım. telefonda güzel sesler duydukça, gidecek yerim oldukça.
yılmam. yılamam.

26 Eylül 2009 Cumartesi

a mühendis to be.

ya aslında hakkaten o diil de,
ben bu aralar çok kendimle konuşuyorum. yani içimde zaten susmayan bir ordu vardı ama aklıma aniden bir şey gelince veya bir şeye aniden çok şaşırırsam bir cümle kesinlikle çıkıyor ağzımdan kendime söylediğim. etrafta insanlar olunca da çok dert olmuyor konuştuğumun farkına varıp sanki onlara söylüyormuşçasına davranabiliyorum, kendime de çaktırmıyorum da yalnızken çok korkuyorum kendimden.
örneğin odada olmadığını sandığım oda arkadaşım meğer yatağında uyurken bir şeyler dedim mi deli gibi merak ediyorum. demiş olabilirim çünkü çok rahat.
az önce de "anaam resitlere bakmadık!" dedim. odamda bir kendim bir ben otururken. hayır siz kimsiniz onu da anlamadım ki.

telepatik kaza

kim dedi bilmiyorum ama, biri hani "allah sevdiği kuluna eşeğini önce kaybettirir sonra da buldururmuş" demiş ya, muhteşem demiş, sevgilerimi iletiyorum kendisine.
hayır allah'ın bize dokunmadığına inanıyorum hala o değil mesele, sadece artık insanın en çok kendi kendini mutlu edebileceğine ve en çok kendi kendini üzebileceğine olan inancım çok çok tam, öyle ki kimse benim boş umutlarım kadar üzemez beni ve kimse benim kendi kendime beslediğim umutlar kadar mutlu edemez, elbette yine beni.

25 Eylül 2009 Cuma

prometheus

dalga dalga saçlarının içinde kaybolmak istediğim adam,
sen nasıl bir insansın ki babamla aynı yaşta olmana rağmen aşık edebiliyorsun kendini bana? bağlaç olan de'yi ayıramayanlardan nefret ederken "herkes"i "her kez" yazıyorsun ama soğutamıyorsun kendinden beni?
nasıl bir bünye 50 yaşında grand jeter yapar pekiyi, hepsini geçtim bana yaptıklarının da? nasıl yarım asırlık bir erkek şu 18 yaşındaki zavallıyı 3 yıldır ayıltıp bayıtabilir? zaman bir insana daha ne kadar iyi davranabilir?
bir de sigara içmesen neler olacakmış acaba...
Mektuplar yazıp yolladığım adam, "sadece bir dakika bile sürmeyen" dansını bana sunan balet, tanışmanın hayalini kurup kurup yıktığım insan, dans yarışmalarında tüm dünyamı silip etrafta bizden başka kimse yokmuş gibi tüm benliğimi ona armağan ettiğim ilah, ilahım,

hep en iyi ol sen, hep en iyi balet ol şu dünyadaki, en yaşlanmayan adam evrendeki.
saçlarını da topuz yapma, sal dalga dalga.
baş parmağındaki yüzüğü de hiç çıkarma.

22 Eylül 2009 Salı

isyankar gündüzleri

Oraya gelebilmek için neler vermezdim şimdi.
Yalnızlığın anlaşıldığı an bu. En çok olmak istediğim yerde kimsem olmadığı için olamamak, yalnızlığın tanımı olarak kalacak sözlüğümde. Bu gün hiç gitmeyecek gözlerimin önünden biri çekip gittiğinde. Her terk edilişte gidenin yerine bugün gelecek zihnimde. Bu gün, hiç gitmeyecek geçmişe, arşive. Eylemsizliğe yenilmeyecek ve benimle birlikte dolaşacak zamanı, ne demiş Elif Şafak, zaman ille de başlayan ve düz bir zeminde akan bir kavram değil, eğer hal buysa, bu gün de benimle gelecek her gittiğim şehre, tanıştığım her suratla o da tanışacak ve o da büyüyecek benimle. Belki de beni büyüten gün bu gün. Belki de bu gün, bütün hayatım boyunca benimle yaşayacak bir hatırayı kendime kattığım için büyüdüm.
İlk defa hüznün tanımını yapabileceğim bir anla büyümüş olacaksın demedi kimse bana. Ne kadar büyüdüğümüz, döktüğümüz göz yaşlarının sayısıyla doğru orantılı olsaydı ben ölmüştüm, biliyorum. Ama Elif Şafak aynı zamanda “zamanı yaralarla ölçen kadın” demiş Teoman’a yazdığı parçada, ben hiç yara almadım hayattan, aşk acısı dahil. Belki de yalnızlık ilk yaram olarak işlenecek takvimime, üzerinden yıllar geçtiğinde kıyafetlerimi sıyırıp okşayacağım. Sevilen yara izlerine yazılacak adı. Hiç kapanmayacak çünkü ben istesem bile.
İstediğimden de emin olamıyorum ya bazen, o dokunuyor bir de.
Yalnızlığın, dışarıdan bakanlara acıma duygusu verme gibi bir özelliği var. “Neden yalnız” diye sormuşumdur ben bile, karşı masada yemeğini yiyen üst sınıf kız için. Oysa yalnızlığın allaha mahsus olmadığını bilen ender insanlardan biriyimdir ben.
Yalnızlık, yanımda kimse olmadığı için koymadı bana. Bir omuz bulup ağlamak değil derdim, pekala basıma sarılıp da ağlayabilirim. Daha da mutlu eder nedenini sormayan ve çok güzel ses çıkaran dostlar. Gözyaşlarım tellere isabet etmesin diye uğraştığımı da bilirim. Yalnızlık sadece ellerime kelepçe taktığı için yaraladı beni. Birilerine muhtaç olduğumu bana kanıtlamayı başardı işte. Yoksa ben kendimi herkesten çok seviyorum, doğal olarak kendimle olmayı da hepinizden çok istiyorum. Kabulleniş değil bu, onu da düşündüm az önce. Bu daha önceden hissetmediğim bir şey olsaydı tekneyle açılmaktan korkmazdım sıkılırsam dönemem diye.
İstediğimde aynaya bakıp bağıra bağıra şarkı söyleyebilmem lazım kendime. Her istediğimde gözüme kalem çekip gülümseyebilmeliyim kendimle. En sevdiğim parçalara eşlik edebilmeli, kafamdan modern dans koreografileri yapabilmeliyim hayatın karşısına geçip. Çok kötü kitaplar okuyup kusana kadar içebilmeliyim. Mutluluğun formülünde yalnız ben olabilmeliyim. Böylece hiç değişkenim olmadan, sadece sabiti olan bir fonksiyonda ilerleyebilirim. Türevim sıfır olsa da farketmez. Türeve ihtiyacım yok ki.
Keşke klonlayabilsem kendimi de birsürü kendimle çıksam, eğlensem Taksim’de.

19 Eylül 2009 Cumartesi

diane thiberge

bugün yağmur dolayısıyla olduğuna inanıyorum ama yine de 4 yıl muhteşem bir bilgisayar mühendisi olmayı bekleyeceğim karar vermek için tam olarak, internet aşırı aşırı yavaş.
üstelik sabah balenin kapılarını zorladım içeri girmek için, tam bağıracakken gözüm içerideki yazıya ilişti, meğer 19 eylül arife dolayısıyla tatilmiş.
sonuçta hayal kahvesine gitmek için tarih ayarlamaya çalıştığım babamla şöyle bir diyalog yaşadım:
ba: galactica başlamadı mı daha?
bu: o hoo çoktan başladı var işte her pazar 00.30da
ba: aa sölesene hadi gidelim bu pazar, ne bu pazar, 20si, aa çok güzel bayramı kutlarız.
islami bir bayramı barda ellerimizde biralarla kutlamanın ironikliğine girmeyeceğim daha fazla. böyle bir babaya sahip olmanın getirdikleri de dinin hayatında hiçbir iz bırakmaması. aklımın ucundan bile geçemez yani arifede balenin tatil olabileceği, benim yapabileceğim pek bir şey yok.
kendimi sürekli anneme ve babama benzetmeye çalışmamın nedeni sadece genetik faktörler değil incelediğim üzere. mesela inanç genlerden zor geçer yani bana göre, tamamen yetiştiriliş faktörü. evde kimse oruç tutmazsa bir yerlerden edinmem gerekir bu gerekliliği, pek niyetim yok orası ayrı da, ne görürsek doğrunun o olduğuna inancımız o kadar güveniyor ki farklı bakış açılarını yadırgıyoruz ilk seferde. büyüdükçe oturuyor o mekanizma da yerine.

bilinç akışına gel, te allahım..

yani diyeceğim o ki, bugün internet yavaş. ben de tez canlı bir insanım. bir linke tıklıyorum, bi süre düşünüyor bilgisayar, bu süreç içerisinde ben başka bir link görmüş oluyorum, tam bu sırada tıkladığım link açılıyor ama benim aklım biraz önce gördüğüm linkte aklıyor, geri dönüyorum o linke tıklıyorum, bilgisayar düşünmeye başlıyor bu sırada ben başka bir link görüyorum ama bu sırada tıkladığım link açılmış oluyor. . .

myspace yasaklanmış bir de. last fm de.

18 Eylül 2009 Cuma

hidayet batışı aşarılı değil

tam 16 eylül'de neden 3 senedir kesinlikle maç izlemediğimi hatırladım. ve hiçbir işe yaramadığını da an itibariyle tecrübe ettim. dengesizim.
bundan 8 sene önce odamın duvarları sarı-lacivert oldu. çok severek ve çok isterek boyatmıştım böyle. Her gören, her duyan babamın marifeti olduğunu düşünüyordu, oysa ben dünyanın en mutlu kızıydım o aşırı küçük ve boya münasebetiyle kasvetli odada. Her fener maçını radyodan dinleyen -evimizde halen digitürk yok- babamın götürdüğü maçlara koşa koşa giden, sınıfta erkeklerle muhteşem maç kritiği yapan bir kızdım. Beni aralarına almamışlardı belki ama dinliyorlardı ve onların bu dünyalarına istemeden de olsa dahil olabildiğim için şanslı sayıyordum kendimi.
Liseye geçince her şey birden olmasa da değişmeye başladı. Cevabı olmayan; ama yıllardır da mevcudiyetinden haberdar olduğum soru çıkmamaya başladı aklımdan: "kazansa hayatında ne değişecek, kaybetse ne?" Yok böyle bir şey. Hiçbir şey diyemiyorsun çünkü verdiği haz var, tartışılmaz. Ama hayatında bir şeyler değişmiyor yani hiçbir şey değişmiyor ve bu senin ne geleceğine yansıyor ne kariyerine yansıyor... Bir dilemma bu.
Böyle bıraktım ben maç izlemeyi. Çok uzun süre de hiç maç izlemedim. "Eee" diyordum çünkü maç bittikten sonra artık. "Allah kahretsin o top kaçar mıydı" demiyordum. Ben de bitirdim kafamda. "Hiç sporla ilgilenmedim ki ben 3 yaşımdan beri bale yapıyorum ehue" daha çekici geldi arkasına sığınmam için o dönemimin. Öyle bir dönemim olduğu için bile utanmaya başlamıştım çünkü kendimden. ÖSS'ler başvurular falan zaten son 2 senedir de yaşamadığım için pek dert olmadı. Aklıma gelmiyordu o dönemim artık ve ben hiç maç izlememiş hiç Rüştü gol yediğinde ağlamamış gibi yapmaya başladım.
13ünde beşiktaş-galatasaray maçında Rüştü'yü gördüğümde "hmm beşiktaş'lı da olabilirmişim aslında" dediğimi bile hatırlarım yani. o kadar silinmiş taraftarlığım.
ama 3 gün sonra, futbol değil ama bir basket maçında, türkiye-sırbistan maçında, hem de gruptan çıkmamız kesin olan bir maçta, düştüğüm halden sonra hatırladım neden maç izlemeyi bıraktığımı. Psikopat oluyorum çünkü. İçimde kocaman bir holigan var. ne zaman maç izlemeye başlasam uyanıyor, ama ne uyanma. beynimin tüm kıvrımlarını ele geçiriyor, mantığımı tamamen bloke ediyor. ne zaman bir mola veya ara olsa geri uyuyor holigan, mantığımı geri veriyor ve depresyona giriyorum, "ulan kazansak nolucak kaybetsek nolucak niye böyle oluyosun ki" diyorum, kendi kendime hak verip sadece zevk için izlemeye söz veriyorum ama başlangıç düdüğüyle holigan hiç uyumamış gibi kalkıyor ve ben yine çıldırıyorum. Böyle iniş çıkışlarla bitiyor maç ve ben çok yoruluyorum.
Çok üzülüyorum bir de, çok seviniyorum yada. ama kısa bir süre. sonra çok sevindiğim ve çok üzüldüğüm için kızıyorum kendime, o zaman daha çok üzülüyorum işte.

bunu babama anlattım ve "anlıyo musun?" dedim. "evet ama sadece holigan kısmını. diğerini hiç anlamıyorum" dedi. "sağol baba" dedim. "en azından artık tamamen zıt karakterli iki insandan bir çocuk doğduğunda neden ruh hastası potansiyeli taşıyabileceğini biliyoruz". demedim bunu tabii.

bu akşamki yunanistan maçıyla da sinir krizi geçirmek üzereydim ki uzatmaları izlemeyerek duruma müdahale ettim. hala bir otokontrol mekanizmasının çalışıyor olması şaşırttı.

hayır seç birini. neden iki özelliği birden almaya çalışıyosun ki. aç gözlü nolucak. bırakmicak ikisini de hepsi senin olucak. mantık ve holiganlıktan birini seçseydin her türlü mutlu olucaktın. şimdi ikisi de olamadığın için mutsuzsun. bok ye.
kendimeydi bu.

17 Eylül 2009 Perşembe

şarkı dejavusu

hayır eğer yoksa böyle bir şey ben uyduruyorsam,
biri bana açıklasın, nasıl dancing queen çalmaya başladığında sevgi gönül gecesine ışınlandığımı..

16 Eylül 2009 Çarşamba

sözlük ve sözcük

bunu benden önce biri keşfetti mi bilmiyorum, zaten eğer biri benden önce keşfettiyse keşfeden de ben olmuyorum. buraya yazarsam ve biri gelip de okur sonra başka bir yere gider ve kendi keşfettiğini söyler ve benim haberim olmadan literatüre bu böyle geçerse umursamam. o yüzden buraya yazıyorum.
bir oyun oynayalım. etrafınızdaki nesnelere bakın ve hepsini aşka benzetmeye çalışın. hepsinin, ama istisnasız hepsinin ucundan köşesinden çok çok kolay aşka benzetilebileceğini göreceksiniz. örneklendiriyorum,
*pil: bir gün bitecek
*kalem: ucu sivri, her an yanlışlıkla canını acıtabilir
*kitaplar: uzunlukları farklıdır, yavaş veya hızlı ilerler
*kolonya: çok içersen, zehirlenirsin
her yerde, neredeyse her şeyle aşkı ifade edebiliyoruz, bütün insan ırkı, yada kendi teorime göre görsel medyaya ulaşmış bütün insan ırkı, aşkı çok iyi tanıyor. tanımasa bile o kadar çok görmüş, o kadar çok okumuş ki, onu hayatına o kadar çok almış, benimseyip saklamış ki, her şeyle ifade edebiliyor. onu hiç hissetmeden betimleyebiliyor, görmeden kokusunu duyabiliyor.
eğer bir sözcük diğer tüm sözcüklerle ifade edilebiliyorsa, görevini tamamlamış olmalı. o kadar çok şey olmuş ki her şeye dönüşmüş, her şeye dönüşen her şey gibi hiçbir şey olmuş olmalı. ama aşk yaşıyor diyorlar hala.
birkaç kere düşündüğümü itiraf ediyorum, aşk nedir, acaba hiç gördüm mü diye. buna ölüm döşeğimde karar vermeye karar verdim bugün.
o zamana kadar çıkarmazlarsa aşkı sözlüklerden.

meraklısına not1: tecrübelerden değil, okuduklarımdan esinlendim.
meraklısına not2: evet masamın üzerinde kolonya var.

15 Eylül 2009 Salı

vişne renkli çadır

günün ilginçlikleri:
*abbas isminde bir rusla tanıştım.
*bir köpeğin başka bir köpeğe tecavüz girişimine tanık oldum.
*oda arkadaşım ranzanın üst katında uyuyormuş, orada olduğunu odaya girdikten yaklaşık yarım saat sonra farkettim. Telefonla konuşup, müzik dinleyip, banyo yaptıktan sonra. Allahtan uykusu ağırmış..

yurt o kadar da sıkıcı değil yani.

13 Eylül 2009 Pazar

toplu taşıma

arnavutköy'ün yolları taştan. uzak diye demiyorum, ha uzak orası ayrı, ama hakkaten engelli, engebeli, köpekli. zorlu bayağı yani benim için. Tek bir gidiş dönüşte "zuahaha" kategorisine girebilecek çok şey yaşıyorum, bu da yurdum insanının değişiklik mi dersiniz artık bilmem, o katmanlarından kaynaklanıyor. bugünün en iyi 2 zuahah'ı şunlardı mesela:

beşiktaş'tan arnavutköy'e taksiyle gidiyorum, haliynen yanımda basım var, bas dersine giderken saksafon taşımıyorum. bugün taksisine bindiğim zat-ı muhterem beni ve basımı görünce çok heyecanlandı ve müziğin sesini sonuna kadar açtı. Umarım Van Halen beklemiyordunuz, yurdumuzun türküleri çalıyor. Ama ne türküler, bangır bangır. Halk müziğiyle alakam sadece Anadolu Ateşi münasebetiyle olmuştu zamanında, onlar da akustik ve dans müzikleriydi, zevk bile alıyordum. Ama bunlar.. Gideceğim yeri de bilmiyordu aynı zat-ı muhterem, ortaköy portakal yokuşunu bilmeyen bir taksici var evet, bağıra bağıra anlaştık sazlı sözlü. İnmeme 2-3 dk'lık mesafe kala bağırarak şu cümleyi sarfetti:
-Sizinki de sazdı değil mi?
-Yok benimki bas.
-BAS?
-Gitar gitar..
-Ha
Ve müziği kapattı. "Neden daha önce sormadınız.." dedim, nereden geldiği bilinmeyen bir cesaretle. Allahtan "Hı?" dedi buna da, "Yok bişi" dedim.

bir diğeri vapurdan inip dolmuşa bindiğim sırada gerçekleşti. sarı saçlı, louis vitton çantalı 50 yaşlarında bir hanımteyze, şoföre vermem için bana para uzattı. paranın üstünü ona ulaştırdığımdaysa "meersi" dedi. Yeniden nerden geldiği meçhul bir cesaretle "dö riyen" diyiverdim. Kadın arkamda otuduğundan surat ifadesini gözlemleme fırsatı bulamadım ama hayal etmek bile çok eğlendirdi.

Kanımda hala alkol var sanırım.

8 Eylül 2009 Salı

information center

3 yıldır bir hayalim vardı. Bir hayalim yoktu tabi bisürü hayalim vardı ama bunlardan biri IC'ye (sabancı'nın nam-ı diğer kütüphanesi) gidip " i see dead people!" demekti. Bugün yaptım bunu. Gönül isterdi ki bu blogu da oradan yazabilseydim ama internete bağlanamıyorum dediğim kadın bana çözüm olarak “bak iç web’den bilişim teknolojilerine gir” dedi. Cevaben, “Hmm, kendimi tekrarlamış gibi olacağım ama internete giremiyorum!” dedim. “Hee” dedi. Bunun üzerine ben de shuttle'la 3 yıl önünden geçip bir kere bile girmek nasip olmayan viaport'a aktım. "Her yerde bir Starbucks vardır" öngörüm beni tabii ki yanıltmadı. Hiç bir Starbucks'ta laptoplu tiplerden olmamıştım ama demek ki her şeyin bir ilki varmış.

Asıl yazı işe şimdi geliyor. bu pre-blog'du. Sabancı'da odamda yazmıştım, şimdiye kısmetmiş.


Dünyanın en huzurlu şeyi burada olmak.
Bütün beklemelerin, bütün özlemlerin ödülü. Ödül. Benim hayatıma verilmiş bir ödül olduğunu hissediyorum oturduğum sandalyenin ve ağlıyorum yine.
Burada aklıma çok güzel anılar geliyor, çok sevdiğim insanlarla ilgili hatıralar. Hayır, onlarla ilgili izler olduğu için sevmiyorum oturduğum sandalyemi, tam tersi, onları seviyorum bakabildiğim mazaradan sebep.
Eskiden ben ne zaman sabancıya gelsem yağmur yağardı. Çok gelmedim ama her geldiğimde yağmur vardı. İki gündür yağmurlu burası. İstanbul ağlamıyor ama; biliyorum. Dormumun önünde milyonlarca sümüklüböcek vardı dün, yağmuru duyup çıkmışlar. Hiç birinin üstüne basmadım, yanlışlıkla olsa bile. Bu sabah ölü olanlar kalmışlar sadece, canlılar dönmüş evlerine.
Benim odamda hiç pencere olmadı. Onu da burada farkettim. Hiç pencerem açık oturmadım çünkü hep balkonum vardı, artık öyle değil, çünkü artık evim burası. Rock’n Coke’ta yaptığım gibi çadırımın kapısını da kapalı tutmuyorum hep böcek girer diye, girsin, çıkar.
İlk defa bir gece kaldım dün. Penceremden dışarıyı izledim. 3. kattayım ve 3. katta kalmalıyım. Şehrin ışıkları var gece burada. Şehir var aslında orada.
Evdeki odamdaki her şey buraya gelse şimdi. Belki hızlanır evrimim.

Dışarıda resmen kediköpek kuşböcek artık allah ne verdiyse yağıyor. Ve viaport aslında açık. Sadece tenteler var. Eastpack'im olur da su geçirmeye karar verirse gerçekten benim olan tek şey- laptop'um- hakkın rahmetine kavuşabilir. Dönüş shuttle'ına 1 saat var. Saç fırçası almam lazım. Öyle yani.

6 Eylül 2009 Pazar

okulum

kısadevre yapmış bir basım,
ilgisiz bir sevgili adayım,
örümcekli bir evim var.

sahip olduğum ve kusursuz olduğunu umduğum tek şey okulum.

2 Eylül 2009 Çarşamba

müzikus

bugün öğrenci merkezinde bagem teyzeyi aramaya çıktım, odasını bulduğumda kendisini de bulacaktım ama çok büyük oralar kocaman, her seferinde bir ucundan girip diğer ucundan çıkmama rağmen bulamıyorum aradığımı. yine bi aburcubur otomatından sağ yaptım ve bu sefer şu köşedeki kapıdan girmeye karar verdim. girdim. oranın öğrenci kulüpleri bişisi olduğunu kocaman bir müzikus levhasından anladım, aynı anda 5 tane adamla göz göze geldim. "ehuhe" diyip aynen geri çıktım.
gönül isterdi ki, "melaba ben burcu bas çalıyorum!" diyebileydim.

30 Ağustos 2009 Pazar

akl-ı evvel

evet bu başlıktaki insana sesleniyorum,
kimdi bu, hepimize "sevgini belli etme" yi aşıladı? kim dedi en en başında "sev ama söyleme" diye, kim gizliden gizliye hepimizin kulağına eğilip "yoksa güçsüz görünürsün" dedi?
bulup ağzını burnunu kıracağım.

etkinlik formu

Sahne sanatları ile ilgilendiniz mi? Cevabınız "evet" ise türü ve çalıştığınız gruplar hakkında bilgi verir misiniz?

Evet, özel bir bale kursunda 14 yıldır klasik bale eğitimi alıyorum, Royal Academy of Dance diplomalarım var, kurstan bu sene mezun olup öğretmenlik sertifikası alacağım. Ayrıca lisede 4 yıl boyunca modern dans kulübundeydim.

Ayrıca genç ve güzelim de. Numaram..
desem kimse yadırgamaz çok büyük ihtimalle..

bunun yanında başka bir bölüm,
Herhangi bir enstruman çalıyor musunuz? Cevabınız "evet" ise hangi düzeyde (Profesyonel, Amatör, Hobi düzeyinde vb.)
Evet, amatör, bas gitar.

hüzünlendim.

27 Ağustos 2009 Perşembe

perfect!

manevi olarak 100 yıllık une belle histoire'ı limewire'a kim "ıssız adam soutrack" diye attı lan. cevap verin! çıkın ortaya!

benim umudum

benim hala umudum var
isyan etsem de istediğim kadar

inat etsem bile bırakmazlar sahibim var
benim hala umudum var

seviyorlar bazen soruyorlar
hayran hayran seyret
ister katıl ister vazgeç

güzel günler bizi bekler
eyvallah dersin olur biter
boyun büküp önünde ağlasam sessizce
şu garip gönlüm affolur mu?
bu fırtına durulur mu?
benden adam olur mu?

korkarım aşka zararım dokunur mu?

elvada sana yeter tamam
bitsin artık bu dram bu fotoroman

ham meyvayız hala
koparmışlar dalımızdan

güzel günler bizi bekler
eyvallah dersin geçer gider
bıraksam kendimi
şöyle oh ne rahat
bu da geçer gülüm
yaşamana bak

alınacak dersler var
sorulacak sorular
bu da geçer gülüm bizden bu kadar

dönüp dolaşmak

bu aralar dilimin ucuna dönüp dolaşıp aynı cümle geliyor. Hande Altaylı'nın. Kadını sevdiğimden ve çok kaliteli yazdığından falan değil, yazdığı konular abidik ve gubidik. ama kurduğu cümleler.. döndürüp döndürüp bir daha okutuyor kitaplarını başka cümlelerin altını çizdirterek ve kaybedilen zamana yandırıyor çünkü daha evde bisürü okumak istediğim kitabın hakkını yiyor..

..ne sevmemenin özrü vardı ne de sevilmemenin çaresi..

tek istek

sokakta aklıma bir şey gelip kendi kendime "ehuehe" surat ifadesi takındığımda, etrafımdaki debriyaj balataları üstlerine alınmasın. bu yani. çok değil.

25 Ağustos 2009 Salı

şebnem'im

bir facebook olayıymış aslında, çok hoşuma gitti, aşırdım. sorulara bir sanatçı veya grubun şarkı isimleriyle cevap vermek amaç.
inanın karar vermekte o kadar zorlandım ki bazılarında, şarkı sözlerini geçtim, şarkı isimleri bile o kadar büyüleyici ki. yeni albümü gelsin artık, onu göreyim yeniden.


Are you a male or female? Bırak kadının olayım
Describe yourself: Ay ışığında saklıdır
How do you feel: Yorgun
Describe where you currently live: Mayın Tarlası
If you could go anywhere, where would you go: Dans Pisti
Your favorite form of transportation: Geçmişe yolculuk
Your best friend is: İyi gün dostlarım
What's the weather like: Fırtına
Favorite time of day: Gel ey seher
If your life was a TV show, what would it be called: Oyunlar
What is life to you: Sana bilmediğin bir şey söyleyemem
Your fear: Can Kırıkları
What is the best advice you have to give: Her şey insanlar için
Thought for the Day: Gözyaşlarımızın tadı aynı
How I would like to die: Nefessiz kaldım
My soul's present condition: Durma
My motto: Sil baştan

24 Ağustos 2009 Pazartesi

beyaz

gölgem var, iyi ki gölgem var.

hani bulaşırdın.

sabah erken kalkmamak için gece geç yatıyorum.
evet bu kadar boşum.
bunun yanında artık okula başlamak istiyorum.
bir girim de vasıfsız olsun istiyorum.
bugün beğendiğim o mavi ayakkabının 37si olsun istiyorum.
ne biliim kedim de hiç kaka yapmasın bari.

21 Ağustos 2009 Cuma

biletix amcası lavaboda gelicek.

-merhabaaa, 24 aralık anadolu ateşi
+neredeydi?
-kuruçeş..
*da yani ben vardım sırada sizin gelmenizi bekliyodum çok ayıp bu bıdı bıdı bık bık
-e buyrun pardon görmedim
*hayır yani acelem de var
-e tamam buyrun
+ben de görmedim kusura bakmayın buyrun
*ajda pekkan bu akşam
+merdiven var sadece
*ondan alıcaz artık napalım
+bilmemkaç lira
*peki mesela ben şimdi anadolu ateşine gitmek istiyorum naapıcam
+öö, var yakınlarda bi tane bilet alabilirsiniz..
*ne zaman
+24 eylül
*haftasonu dimi
+bilmem
-hayır perşembe
*siz de mi gidiceksiniz

diyaloğun bu kısmında benim vermem gereken cevap: "yuuoo o kadar zekiyim ki bir tarih söylediğinizde hemen gününü söyleyebiliyorum mesela söyleyin bir tarih lütfen söyleyin" di.
ama ben "evet" dedim.

üzülüyorum.

bzzt

bugün sabah motor çalışmaktan sıkıldığım -ki bu genelde başladıktan 5 dk sonraya tekabül ediyor- bir sırada babam aradı. ben de fırsattan istifade konuşurken basımın başına geçtim amfimi açtım çalmaya başladım ama ses gelmedi hiç. o sırada babamla yiyeceğimiz iskenderin mekanına daha çok konsantre olmuş olduğumdan olsa gerek çok farketmedim. kapadıktan sonra hafif bi işkillenme durumu oldu ama, kökledim sesi, böle bbzt bzzt sesler geliyor her çalışımda. dedim sıçtık, 2. aydan bozdun bişileri burcu, alkışla kendini.
ama öyle sesi kötü geliyor da elektrik kaçağı gibi falan değil, bildiğiniz ses sondayken sadece bzzt geliyo. kapadım amfiyi, fişi girişi jack girişi çıkışı her şeyi söktüm bi daha taktım, reset kafasıyla. o sırada da kafadan mütemadiyen abuk subuk senaryolar geçiyor nasıl zarar görmüş olabileceğine dair, daha çalmayalı 12 saat olmuş olmamış çünkü. Gece açık bıraktım da ısındı patladı mı, tuvalete kalktığımda üstüne mi bastım, kedi mi yedi, kuş mu sıçtı artık allah ne verdiyse. sonra dedim bu böyle olmayacak birilerini aramam lazım.
hocamı arayayım dedim yazık tatilde kıyamadım, bana satan adamı arayayım dedim şimdi ne dicem siz bana amfi sattınız o bzzt'lıyo mu. sonra gitar çalan bi arkadaşı aramaya karar verdim ama aramadan biraz daha düşünmeye.
adrenalin artık damarlarımda gezinmekte olduğundan çok sağlıklı olmadı bu safha tabii. önce dedim yükleniyim bası gideyim tünele vereyim adamın eline baksın. sonra problemin amfiden kaynaklandığına karar verdim kendi kendime, e bası götürmem kadar mantıksız bir şey yok bu durumda da. amfiyi götürsem, laney rb2 biraz taşımaya müsait değil o şıkkı pek düşünmedim zaten ama eve yurtiçi kargo çağırıp aldırtmak geçti bikaç salise aklımdan ama kutusunu attığımı hatırlayıp bıraktım onu da.
en sonunda mantıklı bir şeyler düşünüp sorunun hangi parçada olduğuna karar vermeye karar verdim. mühendis kafasıyla parçaları birbirlerinden bağımsız deneyecektim. evde başka bas olmadığından amfiyi deneyemiyorum, tamam başka amfi de yok ama bir adet tuner var. jack'ı tuner'a bağladım, cin gibi tuner birden sus pus oldu algılamıyo basımı. o kadar endeksliyim ki problemin basta olmadığına jack'ta problem var sandım, sonra dedim yuh ne gelmiş olabilir ki başına kablonun. biraz da sakin düşünebildiğimde ise problemin bastan kaynaklandığına karar verdim, ve benim manyetiklerim aktifti, aktif manyetiklerin pili olurdu.
arkadaşı aradım, pilim bitmiş olabilir mi dedim, büyük ihtimalle öle olmuştur dedi, koşar adım çıkıp 9V pil aldım bakkaldan, taktım çalıştı.

yani kumandanın pilinin bitmesi gibi doğal bir olaymış bzzt sesinin çıkması amfimden. yine de bunu hakettiğimi düşünmüyorum.

20 Ağustos 2009 Perşembe

o derece

çok yalnızım be,
[12:28:24] Burcu: sen 2 hafta sabah yatıp akşam kalkıcaksın bence
[12:28:32] Burcu: bi teori yani benimkisi
[12:28:37] Burcu: bir teorim daha var
[12:28:45] Burcu: ben de motordan kalıcam
[12:29:15] Burcu: kader diye bişi var mı turgut
[12:29:40] Burcu: turgut?

bunun yanında,
sorarım size, aşağıdakilerden hangisi enjeksiyonlu araçta yakıt sisteminin parçasıdır?
a. oksijen sondası
b. marş selenoidi
c. alternatör
d. diferansiyel

asıl o diil de,
3 yıllık fen öğrencisiyim öss'ye falan girdim yani o derece, bizim kondansatörün bir başka adının meksefe olduğunu sürücü kursu eğitim kitabından öğrendim içim parçalandı. hüzünlere gark oldum yani o kadar diyorum.

19 Ağustos 2009 Çarşamba

sandık

yapacak milyonlarca şeyim varken; notere gitmek, puzzle yapmak, bas çalmaya çalışmak, elae'ye çalışmak, motor çalışmak, calculus çalışmak, çalışmak ve çalışmak, ben kocaman çikolatalı bir pasta, o kadar kocaman olmayan bir fincan sütlü kahve eşliğinde yazı yazdım 2 saat. Sonra yazıyı okudum, hiçbir şeye benzemediğine karar verdim, üzerine tarih attım ve kaldırdım. günümle birlikte.
zaman geçmesin istiyorum bütün gereksiz sınavlar yaklaşırken ama içinde bulunduğum zamanı da harcıyorum ve artık o zaman içinde bulunduğum değil de geçmiş zaman oluyor ama ben içinde bulunduğum zamanda da bir şey yapamıyorum.

mütemadiyen koşu bandında yürüyorum hissine kapılıyorum, durursam düşermişim gibi, ama duruyorum. yürüyerek duruyorum hem de.

18 Ağustos 2009 Salı

nucom

Çok mutlu olduğum bir anda, çok mutlu olduğumu saklamaya çalışmak, sırf güzel görünsün diye, büyük ihtimalle yapıp yapabileceğim en saçma şey olurdu. Birine çok değer verirken aslında değer vermiyormuş da benim için alelade bir insanmış izlenimi vermeye çalışmak da keza, aynı kaderi paylaşıyor birinci durumla. Mutluysam mutluluğumu görsün insanlar, birini seviyorsam, bunu hissetsin biri.

Neden olmuyor?

Bütün gerçekten sevdiklerimin karşılarına geçip suratlarına “seni seviyoruum” demek istiyorum. Duruma göre bu cümle “sizi seviyoruum” da olabilir. Saygıyı elden bırakmam.

Ama ben sevdiklerimin karşısında başka birini oynuyorum istemeden. Onlar da beni sevsin diye her dediklerine kafa sallayan, suratlarına bakmak istediğimi çok belli etmeyeyim diye uzaklara dalar gibi yapan biri oluyorum. Sevmediğim birinin yanındaysa karşı çıkıyorum, kendi fikirlerimi söylüyorum, ben oluyorum. Ve ben, ben’i seviyorum. Ama sevdiklerim ben’i sevmiyor, çünkü onlar ben’i hiç görmüyor.

Bugün farkettim bunu. Çok sevdiğim iki benden büyük insanı görmeye gittiğimde. Elimi ayağımı nereye koyacağımı bilemedim, sıkılmış, çıkmak isteyen bir insan portresi çizdim, onları da huzursuz ettim. Oysa ben öss gibi bir bela varken bile başımda onları seçtim, konuşmalarını duymak, ders dışında karşılaşmak, sohbet edebilmek için akla karayı seçtim. Öss bitti, burcu iki matematik hocasının ve 2 arkadaş 1 eski sevgilisinin yanında yine eski sevgilisinin parçası rolünü oynadı, susarak.

Karşınızda belli edemesem de, ikinizi de çok seviyorum. Siz geçen sene sadece işinizi yapmadınız. Çok daha fazlasını yaptınız, kalbimin kocaman bir parçasına geldiniz, oturdunuz. Umarım ben yine görebilirim sizi, umarım bir yerlerde tekrar kesişir hayatlarımız. Umarım sizi ne kadar çok sevdiğimi bir gün anlarsınız.

17 Ağustos 2009 Pazartesi

jack

"gitarsız bir amfi gibiyim sensiz" sevgiliye söylenebilecek en romantik şey olabilir. en azından müzisyen bir sevgiliye. belki de sadece elektro gitar veya bas çalan bir sevgiliye.

vakitsiz açan çiçeklerin vakitli doğan çocukların
ölümünü gördüm ama kimse inandıramaz beni öldüğüne
sevgilerin.
ahmet erhan

ne yazık demiştin sevgi yok hiç gözlerinde
yıldızların altında boşver demiştin konuşma
teoman

15 Ağustos 2009 Cumartesi

akm

kendimi çok ait hissettiğim bir yer vardı eskiden. bale salonları. pointe'lerin içleri. şimdi anlıyorum aslında yokluktanmış onlar. bir şeylere sarılma, tutunma istekleriymiş. şimdi anlıyorum benden geçti onlar.
hala içim gider AKM'nin önünden geçerken, sahnesi çeker. bahçesinde yerlere oturduğum geceler gelir aklıma, yine oturasım, rujumu koluma silesim gelir. ama insanlar yetenekli oldukları değil de zevk aldıkları şeyleri yaparlarsa ileri gidemez ki bu dünya. ben galiba yeni buldum yetenek ve zevki yan yana barındıran şeyi. baleyi de bırakamam ama, beni üzemez artık. ben de onu üzmeyeceğim, çok uzatmadan, birbirimizi acıtmaya başlamadan bırakacağım elini. ikimiz de düşmeyeceğiz. biliyorum.







kirtenkiele.deviantart.com

10 Ağustos 2009 Pazartesi

özkan süpersin!


gelegele gel gel gelegelegelegelegel geeel düüz geel.

teşekkürler özkan uğur. tam da enstrumanın gibi bir gizli kahraman olduğun için. hayatımın gizli kahramanı olduğun için teşekkür ederim özkan abi.
9-10 yaşlarıma denk gelir "bu adamın gitarı bir farklı" deyişlerim. biraz az teli var sanki. neden ki. sonra da durmadım çok üzerinde, aradan yıllar geçti. bas gitarı gördüm, tanıştık. el sıkışamadık ama uzaktan gördük birbirimizi, konuştu benle. o zaman da yıllar önce tanışmış olduğumuzu söyledim ona, "evet" dedi, "özkan'ın elindeydim ben".
küçücük kızdım ben mfö'nün ö'süne aşık olduğumda. deli oydu. sadece mfö dinlerken, küçücükken ö'yü seçtim ben. iyi ki de ö'yü seçtim. bilinç altım aldı onu çünkü; sardı sarmaladı benliğine aldı. bana da hiç haber vermedi. orada tuttu çook uzun yıllar, sakladı. ben büyüdüm, şebnem ferah dinledim, kendimi tanımladım, hayatımla ne yapmak istediğime karar verdim. bu sırada gözlerimi kapadığımda "olduramadım" çalıyordu bazen, yada suna pekuysal odaya girip "oğğluuum" diyordu ve özkan abi "yeter anne!!" diyordu saçını başını yolarak. belki de gittiğim bir filmde karşıma çıkıyor, hiç olmadı zamanında çok küfrettiğim ttnet'in reklamında oynayıp beni susturuyordu. işte şimdi farkedebiliyorum aslında sen hep oradaydın. basın ve sen hep benimleydin. ilk gittiğim mfö konserinin üzerinden sanırım 10 yıl geçti. taa o zaman katıldın bana ve 10 yıl benimle yaşadın. bunu kimse bilmedi. biz bile.


şimdi mfö konserinden gelip bana bunları yazdıranlar da perdesiz basınla güllerin içinden'de attığın solo. şimdi ben bas çalıyorsam, yada çalmaya çok çalışıyorsam farkında değiliz ama senin etkin çok. ben 10 sene önce o konsere gelmeseydim, anneme bedava bilet gelmeseydi yada, bilincim alamayacaktı seni içime ve bu kadar anlamsız şeyi yazmayacaktım belki de. ben böyle değilim ama. sarhoşum. dibim düştü yarım saat önce.
mazhar şarkının seyircinin söylemesi gereken kısımda seni susturup konuşmaya başladığında o bakışı attığın için, jack'ı sağ bacağına 3 tur dolayabildiğin için dans ederken, o bası hiç bir şeye değişmediğin için, olduramadım'da pena kullandığın için, perdesiz basla solo çaldığın için, hayatıma girdiğin için teşekkürler özkan abi.
belki bir gün gelirim yanına. kim bilir. belki de o single'dan önce benim içimdeki seni çıkarmam için gerekliydi bu solo. kader diye bir şey var mı?
teşekkürler özkan abi.

güneş doğar güneş batar
ama insan uyumaz bazen düşünür
geceler kısa çabuk geçer
ama insan uyumaz bazen düşünür

deniz masmavidir ne güzel
ama insanlar görmez bazen
şiirler masallar şarkılar
ama insanlar duymaz bazen

üzme kendini ümitsiz gibi
sevenin var bak ne güzel

8 Ağustos 2009 Cumartesi

EADG

İçimden çıkanları yazmak istiyorum artık, içimden, akciğerimden böbreğimden söküp yazdıklarımı değil; çünkü onlar eninde sonunda bana dönüyor bir parçam oldukları için. Ben, bana dönmeyen şeyler istiyorum, bana dönmeyecek, zaten bana ait olmayan şeyler yazmak istiyorum ki beni bulup dönmesinler geri. Kusmak istiyorum ve o kustuklarımı yazmak istiyorum. Kusmuk nasıl artık bizim parçamız olmazsa, kusmuk nasıl bizi arayıp bulmazsa, geri gelmeye çalışmazsa, yazdıklarım da bana geri gelmesin istiyorum.
Artık hayallerimi yazmak istemiyorum, onları birileri okuyacak diye ezip büzüp winrar’layıp yazmak canımı çok çok sıkıyor, hem kimse anlamamış oluyor sıkıştırınca, sadece kendimi tatmin etmiş mutlu olmuş oluyorum ki bu daha saçma zira ben onlarım 9-10 katlarını günlüğüme yazıyorum zaten burayı kullanmak neden.
Bu aralar evde değilsem mutluyum ve evdeysem mutsuzum. Bu basit denklemden belki de seneye bütün sene mutlu olacağımı çıkarabilirim. “Bu kış çok güzel şeyler çalacağız” cümlesi kulaklarımda çınlıyor ve içimi içime sığdıramıyorum, kutusu misafirlikte açılmış ama geri sokulamamış hediye bir barbie bebek gibiyim. Üstelik bir su gibi saydam ve sakinim de.
Aydın bana şu besteleri yollasın istiyorum, basımı elime alıp 158 kere mi telini çekmek istemiyorum. Mi yine neyse de re sıkıyo beni. Çünkü minin özelliği var arkasında tel yok, sol de çok ince o da sempatik kendine göre. La ve re aynı ve lanın sesi daha güzel. Neyse, bestelere söz yaziim istiyorum, aydın beğensin istiyorum. 2 gün sonra arayacağım aydını. Söz. Ama mi telini de çekicem 200 kere. Ses çıksın o amfiden de 400 kere de çekerim. Düşündüm de 400 fazla. 200 yeter.

5 Ağustos 2009 Çarşamba

eyvallah

önce trafik dersine gittim denemeden 84 aldım, sonra yıllardır yapmayı unuttuğum alışverişi yaptım- kadıköyde takı satan ne kadar dükkan varsa dolaştım, 3 gündür ben evde otururken aramayan ne kadar insan varsa ben kasadayken aradı, kendimi durduramadım ve bir çantayla sayısız küpe aldım, bir sahafa girip eski blue jeanleri karıştırdım yerlerde sürünerek belki ekim 2007'yi bulurum diye ama onun yerine aralık 2006'yı buldum "kadın müzisyenler" dosyalı buket doran fotoğraflı, ardından bu sahaf ziyaretlerini sıklaştırmaya karar verdim zira kokusundan tut ortamına kadar hasta oldum, sonra eve geldim basımı çaldım- aslında çalmadım çalamıyorum çünkü- çalar gibi yaptım, sonra bilgisayarımı açıp emre aydının basçısını araştırdım kadın basçıları bugünün teması ilan ederek zira blue jeandeki dosyadaki kadın müzisyenlerin yarısından fazlası kadın basçıydı, feraymış kadının ismi inatla her arama motoruna ferah yazmaya ve niye çıkmıyo diye dellenmeye devam ettim olsun şebnem ferah'ın bir parçası olan hiçbir şeye kızamama gibi bir özelliğim var, kadının ismini doğru yazabildiğimde eski grubunun myspace sayfasına girdim parçalarını dinlemeye başladım. önce galactica çalarken 3 kere duyduğum- 3 kere galactica'yı dinlemiş olduğumdan olabilir- ve kimin olduğunu merak ettiğim parçayı- bad girls- duydum sevindim, ey müzik dünyası sen nelere kadirsin, sonra türkçe bir parça çalmaya başladı ki ben bu cümleyi(!) aslında hikayenin bu kısmı için kurdum:

parça introya girdiğinde çok tanıdık geldi, sözler akarkense hiç teklemeden eşlik ettim. lakin en son nerede duyduğum, kimin olduğu, bana kimi çağırıştırması gerektiği gibi bir parçanın barındırması gereken bütün kavramlardan yoksundu müzik ve sözler. sadece çok iyi biliyordum.

google'a yazdım, deniz arcak çıktı. düşündüm, acaba ben ne zaman deniz arcak dinledim diye. cevabı yoktu çünkü ben hiç deniz arcak dinlemedim.

acaba beynimin abuk subuk kıvrımlarında kaç tane bir daha duymayacağım sözmüzikler var. ve neden hala orada bekliyorlar. gitsinler. yer açılsın.

not: sanırım bad girls'ü mint'ten dinlemeye devam edeceğim ve hiç donna summer'a bulaşmayacağım- zira her ne kadar "toot toot heeey beep beep" dediğini iddia etse de bence "tuttu hey pipi" diyor..

4 Ağustos 2009 Salı

ikizler

kendi yazdığım cümlelerden etkilenip dünyamı değiştiriyorum, kesin içimde bisürü insan var benim.
belki de inanırım burçlara.

30 Temmuz 2009 Perşembe

3ü 1 arada

yarın 7de kalkıcam ama kendime 11.30da kahve yaptım. elif şafak, "aşk"tan beri geleceği düşünmüyorum. canım o an ne yapmak istiyorsa onu yapıyorum. umarım 28 eylül bunun sonu olur. kitabı da o kadar sevmedim halbuki.
1 aydır doğru düzgün kahve içmiyordum. yada 3ü 1 arada içmiyordum hatırlamıyorum. onun kendine has çok ayrı bir kokusu var. onu duydum. ve sanki saat gece 3, ben kalkmışım, test çözecekmişim de uyanmaya çalışıyormuşum gibi geldi. koku duyusuyla anımsama dişilerde 20 yaşına kadar çalışırmış. inanmıyorum. devam eder bence daha.
umarım 5 ay sonra hayatımın ilk midterm lerine çalışırken gece 3te kalkıp kendime 3ü 1 arada yaptığımda test çözmem gerektiği hissiyatına kapılmam. hiç acımaz gider geri uyurum çünkü.

15 Temmuz 2009 Çarşamba

sanat

2 metrelik 4. sınıf mekatronik abisi, sanat binasının sergi kısmını biz potansiyel sabancı'lılıara gezdirirken:
"gelip bana soruyolar 'o ne bu ne' diye. Hoca diyor 'bir yastık bir masa bir sandalyeyle bir şey yapın' diye. Sonra burada masalar sandalyeler uçuşuyor. Adam daha kendisi bilmiyor ne yaptığını ben nerden biliim"
diyerek sabah sunumda "interdisipliner program" ı 2 saat kadar anlatan insanların emeklerine hiç mi acımıyor diye sorgularken,
sabancının şu güzide ülkedeki en sempatik, en anlayışlı, içindekileri belki en zeki değil ama en pratik zekalı en faydalı insanlar oldukları için kutluyor, 2 ay sonra onlara katılacak olmanın heyecanını yaşıyorum.

12 Temmuz 2009 Pazar

319

ve ben yine yuvarlıyorum evet. 320.
odamda hala binlerce post-it ve küçük küçük not kağıtları var. hayatım onların arasında geçecek sanırım. hala her şeyi not alıyorum.
aslında kendimi seviyorum. hayattan zevk alıyorum. başka biri olmayı istemezdim yani. ama işte sevdiğim insanları kıskanmak çok dokunuyor bana. keşke de diyemiyorum, bu sene çalışmak dışında bir şey yapmadım. kapasite desen. annem tıp fakültesi dekanı nasıl gende zekilik yok diyebilirim ki. neresinden tutsam elimde kalıyor.
onun yanında şu da var, ben türkiye 1.si olsam da sadece sabancı yazacaktım, türkiye 43binincisiyim ve yine sadece sabancı yazacağım, ama işte üzülüyorum kendi kendime.
şimdi bitse her şey.

bu sene aralık gibi şu cümleyi fırat'a sarfettiğimi çok net hatırlıyorum, dolaplara giderken, "şimdi uyuyiim, yanıma da büssürü kitap koyiim, 14 haziranda sabah uyandığımda bütün o kitapları biliyo oliim.." demiştim. çok çekici değil mi. değil. aralıktan hazirana kadar yaşadıklarım şu ana kadarki mutluluğumun etkeniydi. o kadar ağlamamış olsaydım zamanında bu kadar da gülemezdim öss den sonra. bunu da yaşamam gerekli demek ki, sabancıda mutlu olabilmek için.
her ne kadar tanrının elini sırtımda hissetmiyorsam, yada düştüğümde çelme takanın o olduğuna inanmıyorsam da bazı anları birinin bana yaşattığını düşünüyorum. yada benim o biri.

üzgünüm mcgill. bekle beni sabancı. her şey güzel olacak.