yani eğer bir an önce gerçekten ders çalışmaya başlamazsam bütün gün blog yazabilirim, o kadar bulamıyorum yapacak bir şey kitap okumaktan başka. ders çalışmaya başlamam için de ns insanının "planet, means gezegen in turkish" demeyi bırakması ve ingilizce bildiğimize inanması gerek. şevkim kaçıyor böyle.
aynı insanın 2 saat, net 2 saat ingilizce konuşup ders sonunda "hadi eyvallah" demesi de güldürdü.
o değil de sps'den çok korkuyorum.
o da değil aslında.
30 Eylül 2009 Çarşamba
29 Eylül 2009 Salı
hızlı yaşa genç öl
bugün 8.40, 9.40 ve 10.40'ta, herbirinde farklı bir fakültede, farklı bir derste, farklı bir adamı dinliyordum. Salı günleri yaşayacağım program tramvasını bir yana bıraktım, fakültelerarası trafikte çok heyecanlanıyorum geç kalacağım diye. bu haftayı sağ sağlim atlattım, önümdekilere bakıyorum.
odamı tarif ederken, boktan gir, sol patikayı izle, birinci değil ikinci yurt diyorum. herkes anlıyor.
oryantasyonda "7/24 internete erişebiliyorsunuz ama erişmeyin, çıkın gezin" diyen beyle çok eğlendim. bilgisayarımı aldığımdan beri başından kalkmıyorum. büyük sözü dinleyeceğim.
ns programında da oda arkadaşıma "peki arkadaşlık ilişkilerini bozmuyor mu bu bilgisayar bağımlılığı" diye sormuştum, çok ciddi bir tavırla, "yuuo biz hep beraber film izliyoruz bilgisayarda" demişti. üzülmüştüm.
Methini yıllardır duyduğum HIST insanı C.K. beni de hayran bıraktı kendisine. hayran bırakmak amaçlı bir ders değildi umarım onunkisi.
TLL beyi, hepimize edebiyatla alakamızı sordu. Zira amfide almadığım ve insan yüzü gördüğüm tek ders bu. Cevaben "benim iyidir aram kitap okurum, yazarım" dedim, dersinde türkçe'nin azizliğine uğrayarak kitap yazıyorum izlenimi verdim, toparlayana kadar canım çıktı.
MATH, hayatımda tanıdığım ikinci rus'un da matematik hocam olması dolayısıyla biraz değişik anılar canlandırdı. bir sonraki hafta "dı teencınt of dı parrabola" derse gülebilirim.
aynı insan, "x-axiz" ve "horisontal" yazarak beni dumurlardan dumurlara uğrattı. kocaman derste de tek bilmediğim şey "out of lecture" çıktı. hüzünlere gark oldum, hiç bir şey öğrenemeden odamın yolunu tuttum.
SPS adamı da türk, ama fransızca aksanlı ingilizce konuşuyor.
az önceki telefonla çok güzel haberler aldım akademik hayatıma dair. heyecanlıyım.
biliyorum, önümdeki yaşamda bir şeyler olduğunu bildikçe yaşamaktan sıkılmayacağım. telefonda güzel sesler duydukça, gidecek yerim oldukça.
yılmam. yılamam.
odamı tarif ederken, boktan gir, sol patikayı izle, birinci değil ikinci yurt diyorum. herkes anlıyor.
oryantasyonda "7/24 internete erişebiliyorsunuz ama erişmeyin, çıkın gezin" diyen beyle çok eğlendim. bilgisayarımı aldığımdan beri başından kalkmıyorum. büyük sözü dinleyeceğim.
ns programında da oda arkadaşıma "peki arkadaşlık ilişkilerini bozmuyor mu bu bilgisayar bağımlılığı" diye sormuştum, çok ciddi bir tavırla, "yuuo biz hep beraber film izliyoruz bilgisayarda" demişti. üzülmüştüm.
Methini yıllardır duyduğum HIST insanı C.K. beni de hayran bıraktı kendisine. hayran bırakmak amaçlı bir ders değildi umarım onunkisi.
TLL beyi, hepimize edebiyatla alakamızı sordu. Zira amfide almadığım ve insan yüzü gördüğüm tek ders bu. Cevaben "benim iyidir aram kitap okurum, yazarım" dedim, dersinde türkçe'nin azizliğine uğrayarak kitap yazıyorum izlenimi verdim, toparlayana kadar canım çıktı.
MATH, hayatımda tanıdığım ikinci rus'un da matematik hocam olması dolayısıyla biraz değişik anılar canlandırdı. bir sonraki hafta "dı teencınt of dı parrabola" derse gülebilirim.
aynı insan, "x-axiz" ve "horisontal" yazarak beni dumurlardan dumurlara uğrattı. kocaman derste de tek bilmediğim şey "out of lecture" çıktı. hüzünlere gark oldum, hiç bir şey öğrenemeden odamın yolunu tuttum.
SPS adamı da türk, ama fransızca aksanlı ingilizce konuşuyor.
az önceki telefonla çok güzel haberler aldım akademik hayatıma dair. heyecanlıyım.
biliyorum, önümdeki yaşamda bir şeyler olduğunu bildikçe yaşamaktan sıkılmayacağım. telefonda güzel sesler duydukça, gidecek yerim oldukça.
yılmam. yılamam.
26 Eylül 2009 Cumartesi
a mühendis to be.
ya aslında hakkaten o diil de,
ben bu aralar çok kendimle konuşuyorum. yani içimde zaten susmayan bir ordu vardı ama aklıma aniden bir şey gelince veya bir şeye aniden çok şaşırırsam bir cümle kesinlikle çıkıyor ağzımdan kendime söylediğim. etrafta insanlar olunca da çok dert olmuyor konuştuğumun farkına varıp sanki onlara söylüyormuşçasına davranabiliyorum, kendime de çaktırmıyorum da yalnızken çok korkuyorum kendimden.
örneğin odada olmadığını sandığım oda arkadaşım meğer yatağında uyurken bir şeyler dedim mi deli gibi merak ediyorum. demiş olabilirim çünkü çok rahat.
az önce de "anaam resitlere bakmadık!" dedim. odamda bir kendim bir ben otururken. hayır siz kimsiniz onu da anlamadım ki.
ben bu aralar çok kendimle konuşuyorum. yani içimde zaten susmayan bir ordu vardı ama aklıma aniden bir şey gelince veya bir şeye aniden çok şaşırırsam bir cümle kesinlikle çıkıyor ağzımdan kendime söylediğim. etrafta insanlar olunca da çok dert olmuyor konuştuğumun farkına varıp sanki onlara söylüyormuşçasına davranabiliyorum, kendime de çaktırmıyorum da yalnızken çok korkuyorum kendimden.
örneğin odada olmadığını sandığım oda arkadaşım meğer yatağında uyurken bir şeyler dedim mi deli gibi merak ediyorum. demiş olabilirim çünkü çok rahat.
az önce de "anaam resitlere bakmadık!" dedim. odamda bir kendim bir ben otururken. hayır siz kimsiniz onu da anlamadım ki.
telepatik kaza
kim dedi bilmiyorum ama, biri hani "allah sevdiği kuluna eşeğini önce kaybettirir sonra da buldururmuş" demiş ya, muhteşem demiş, sevgilerimi iletiyorum kendisine.
hayır allah'ın bize dokunmadığına inanıyorum hala o değil mesele, sadece artık insanın en çok kendi kendini mutlu edebileceğine ve en çok kendi kendini üzebileceğine olan inancım çok çok tam, öyle ki kimse benim boş umutlarım kadar üzemez beni ve kimse benim kendi kendime beslediğim umutlar kadar mutlu edemez, elbette yine beni.
hayır allah'ın bize dokunmadığına inanıyorum hala o değil mesele, sadece artık insanın en çok kendi kendini mutlu edebileceğine ve en çok kendi kendini üzebileceğine olan inancım çok çok tam, öyle ki kimse benim boş umutlarım kadar üzemez beni ve kimse benim kendi kendime beslediğim umutlar kadar mutlu edemez, elbette yine beni.
25 Eylül 2009 Cuma
prometheus
dalga dalga saçlarının içinde kaybolmak istediğim adam,
sen nasıl bir insansın ki babamla aynı yaşta olmana rağmen aşık edebiliyorsun kendini bana? bağlaç
olan de'yi ayıramayanlardan nefret ederken "herkes"i "her kez" yazıyorsun ama soğutamıyorsun kendinden beni?
nasıl bir bünye 50 yaşında grand jeter yapar pekiyi, hepsini geçtim bana yaptıklarının da? nasıl yarım asırlık bir erkek şu 18 yaşındaki zavallıyı 3 yıldır ayıltıp bayıtabilir? zaman bir insana daha ne kadar iyi davranabilir?
bir de sigara içmesen neler olacakmış acaba...
Mektuplar yazıp yolladığım adam, "sadece bir dakika bile sürmeyen" dansını bana sunan balet, tanışmanın hayalini kurup kurup yıktığım insan, dans yarışmalarında tüm dünyamı silip etrafta bizden başka kimse yokmuş gibi tüm benliğimi ona armağan ettiğim ilah, ilahım,
hep en iyi ol sen, hep en iyi balet ol şu dünyadaki, en yaşlanmayan adam evrendeki.
saçlarını da topuz yapma, sal dalga dalga.
baş parmağındaki yüzüğü de hiç çıkarma.
sen nasıl bir insansın ki babamla aynı yaşta olmana rağmen aşık edebiliyorsun kendini bana? bağlaç
olan de'yi ayıramayanlardan nefret ederken "herkes"i "her kez" yazıyorsun ama soğutamıyorsun kendinden beni?nasıl bir bünye 50 yaşında grand jeter yapar pekiyi, hepsini geçtim bana yaptıklarının da? nasıl yarım asırlık bir erkek şu 18 yaşındaki zavallıyı 3 yıldır ayıltıp bayıtabilir? zaman bir insana daha ne kadar iyi davranabilir?
bir de sigara içmesen neler olacakmış acaba...
Mektuplar yazıp yolladığım adam, "sadece bir dakika bile sürmeyen" dansını bana sunan balet, tanışmanın hayalini kurup kurup yıktığım insan, dans yarışmalarında tüm dünyamı silip etrafta bizden başka kimse yokmuş gibi tüm benliğimi ona armağan ettiğim ilah, ilahım,
hep en iyi ol sen, hep en iyi balet ol şu dünyadaki, en yaşlanmayan adam evrendeki.
saçlarını da topuz yapma, sal dalga dalga.
baş parmağındaki yüzüğü de hiç çıkarma.
22 Eylül 2009 Salı
isyankar gündüzleri
Oraya gelebilmek için neler vermezdim şimdi.
Yalnızlığın anlaşıldığı an bu. En çok olmak istediğim yerde kimsem olmadığı için olamamak, yalnızlığın tanımı olarak kalacak sözlüğümde. Bu gün hiç gitmeyecek gözlerimin önünden biri çekip gittiğinde. Her terk edilişte gidenin yerine bugün gelecek zihnimde. Bu gün, hiç gitmeyecek geçmişe, arşive. Eylemsizliğe yenilmeyecek ve benimle birlikte dolaşacak zamanı, ne demiş Elif Şafak, zaman ille de başlayan ve düz bir zeminde akan bir kavram değil, eğer hal buysa, bu gün de benimle gelecek her gittiğim şehre, tanıştığım her suratla o da tanışacak ve o da büyüyecek benimle. Belki de beni büyüten gün bu gün. Belki de bu gün, bütün hayatım boyunca benimle yaşayacak bir hatırayı kendime kattığım için büyüdüm.
İlk defa hüznün tanımını yapabileceğim bir anla büyümüş olacaksın demedi kimse bana. Ne kadar büyüdüğümüz, döktüğümüz göz yaşlarının sayısıyla doğru orantılı olsaydı ben ölmüştüm, biliyorum. Ama Elif Şafak aynı zamanda “zamanı yaralarla ölçen kadın” demiş Teoman’a yazdığı parçada, ben hiç yara almadım hayattan, aşk acısı dahil. Belki de yalnızlık ilk yaram olarak işlenecek takvimime, üzerinden yıllar geçtiğinde kıyafetlerimi sıyırıp okşayacağım. Sevilen yara izlerine yazılacak adı. Hiç kapanmayacak çünkü ben istesem bile.
İstediğimden de emin olamıyorum ya bazen, o dokunuyor bir de.
Yalnızlığın, dışarıdan bakanlara acıma duygusu verme gibi bir özelliği var. “Neden yalnız” diye sormuşumdur ben bile, karşı masada yemeğini yiyen üst sınıf kız için. Oysa yalnızlığın allaha mahsus olmadığını bilen ender insanlardan biriyimdir ben.
Yalnızlık, yanımda kimse olmadığı için koymadı bana. Bir omuz bulup ağlamak değil derdim, pekala basıma sarılıp da ağlayabilirim. Daha da mutlu eder nedenini sormayan ve çok güzel ses çıkaran dostlar. Gözyaşlarım tellere isabet etmesin diye uğraştığımı da bilirim. Yalnızlık sadece ellerime kelepçe taktığı için yaraladı beni. Birilerine muhtaç olduğumu bana kanıtlamayı başardı işte. Yoksa ben kendimi herkesten çok seviyorum, doğal olarak kendimle olmayı da hepinizden çok istiyorum. Kabulleniş değil bu, onu da düşündüm az önce. Bu daha önceden hissetmediğim bir şey olsaydı tekneyle açılmaktan korkmazdım sıkılırsam dönemem diye.
İstediğimde aynaya bakıp bağıra bağıra şarkı söyleyebilmem lazım kendime. Her istediğimde gözüme kalem çekip gülümseyebilmeliyim kendimle. En sevdiğim parçalara eşlik edebilmeli, kafamdan modern dans koreografileri yapabilmeliyim hayatın karşısına geçip. Çok kötü kitaplar okuyup kusana kadar içebilmeliyim. Mutluluğun formülünde yalnız ben olabilmeliyim. Böylece hiç değişkenim olmadan, sadece sabiti olan bir fonksiyonda ilerleyebilirim. Türevim sıfır olsa da farketmez. Türeve ihtiyacım yok ki.
Keşke klonlayabilsem kendimi de birsürü kendimle çıksam, eğlensem Taksim’de.
Yalnızlığın anlaşıldığı an bu. En çok olmak istediğim yerde kimsem olmadığı için olamamak, yalnızlığın tanımı olarak kalacak sözlüğümde. Bu gün hiç gitmeyecek gözlerimin önünden biri çekip gittiğinde. Her terk edilişte gidenin yerine bugün gelecek zihnimde. Bu gün, hiç gitmeyecek geçmişe, arşive. Eylemsizliğe yenilmeyecek ve benimle birlikte dolaşacak zamanı, ne demiş Elif Şafak, zaman ille de başlayan ve düz bir zeminde akan bir kavram değil, eğer hal buysa, bu gün de benimle gelecek her gittiğim şehre, tanıştığım her suratla o da tanışacak ve o da büyüyecek benimle. Belki de beni büyüten gün bu gün. Belki de bu gün, bütün hayatım boyunca benimle yaşayacak bir hatırayı kendime kattığım için büyüdüm.
İlk defa hüznün tanımını yapabileceğim bir anla büyümüş olacaksın demedi kimse bana. Ne kadar büyüdüğümüz, döktüğümüz göz yaşlarının sayısıyla doğru orantılı olsaydı ben ölmüştüm, biliyorum. Ama Elif Şafak aynı zamanda “zamanı yaralarla ölçen kadın” demiş Teoman’a yazdığı parçada, ben hiç yara almadım hayattan, aşk acısı dahil. Belki de yalnızlık ilk yaram olarak işlenecek takvimime, üzerinden yıllar geçtiğinde kıyafetlerimi sıyırıp okşayacağım. Sevilen yara izlerine yazılacak adı. Hiç kapanmayacak çünkü ben istesem bile.
İstediğimden de emin olamıyorum ya bazen, o dokunuyor bir de.
Yalnızlığın, dışarıdan bakanlara acıma duygusu verme gibi bir özelliği var. “Neden yalnız” diye sormuşumdur ben bile, karşı masada yemeğini yiyen üst sınıf kız için. Oysa yalnızlığın allaha mahsus olmadığını bilen ender insanlardan biriyimdir ben.
Yalnızlık, yanımda kimse olmadığı için koymadı bana. Bir omuz bulup ağlamak değil derdim, pekala basıma sarılıp da ağlayabilirim. Daha da mutlu eder nedenini sormayan ve çok güzel ses çıkaran dostlar. Gözyaşlarım tellere isabet etmesin diye uğraştığımı da bilirim. Yalnızlık sadece ellerime kelepçe taktığı için yaraladı beni. Birilerine muhtaç olduğumu bana kanıtlamayı başardı işte. Yoksa ben kendimi herkesten çok seviyorum, doğal olarak kendimle olmayı da hepinizden çok istiyorum. Kabulleniş değil bu, onu da düşündüm az önce. Bu daha önceden hissetmediğim bir şey olsaydı tekneyle açılmaktan korkmazdım sıkılırsam dönemem diye.
İstediğimde aynaya bakıp bağıra bağıra şarkı söyleyebilmem lazım kendime. Her istediğimde gözüme kalem çekip gülümseyebilmeliyim kendimle. En sevdiğim parçalara eşlik edebilmeli, kafamdan modern dans koreografileri yapabilmeliyim hayatın karşısına geçip. Çok kötü kitaplar okuyup kusana kadar içebilmeliyim. Mutluluğun formülünde yalnız ben olabilmeliyim. Böylece hiç değişkenim olmadan, sadece sabiti olan bir fonksiyonda ilerleyebilirim. Türevim sıfır olsa da farketmez. Türeve ihtiyacım yok ki.
Keşke klonlayabilsem kendimi de birsürü kendimle çıksam, eğlensem Taksim’de.
19 Eylül 2009 Cumartesi
diane thiberge
bugün yağmur dolayısıyla olduğuna inanıyorum ama yine de 4 yıl muhteşem bir bilgisayar mühendisi olmayı bekleyeceğim karar vermek için tam olarak, internet aşırı aşırı yavaş.
üstelik sabah balenin kapılarını zorladım içeri girmek için, tam bağıracakken gözüm içerideki yazıya ilişti, meğer 19 eylül arife dolayısıyla tatilmiş.
sonuçta hayal kahvesine gitmek için tarih ayarlamaya çalıştığım babamla şöyle bir diyalog yaşadım:
ba: galactica başlamadı mı daha?
bu: o hoo çoktan başladı var işte her pazar 00.30da
ba: aa sölesene hadi gidelim bu pazar, ne bu pazar, 20si, aa çok güzel bayramı kutlarız.
islami bir bayramı barda ellerimizde biralarla kutlamanın ironikliğine girmeyeceğim daha fazla. böyle bir babaya sahip olmanın getirdikleri de dinin hayatında hiçbir iz bırakmaması. aklımın ucundan bile geçemez yani arifede balenin tatil olabileceği, benim yapabileceğim pek bir şey yok.
kendimi sürekli anneme ve babama benzetmeye çalışmamın nedeni sadece genetik faktörler değil incelediğim üzere. mesela inanç genlerden zor geçer yani bana göre, tamamen yetiştiriliş faktörü. evde kimse oruç tutmazsa bir yerlerden edinmem gerekir bu gerekliliği, pek niyetim yok orası ayrı da, ne görürsek doğrunun o olduğuna inancımız o kadar güveniyor ki farklı bakış açılarını yadırgıyoruz ilk seferde. büyüdükçe oturuyor o mekanizma da yerine.
bilinç akışına gel, te allahım..
yani diyeceğim o ki, bugün internet yavaş. ben de tez canlı bir insanım. bir linke tıklıyorum, bi süre düşünüyor bilgisayar, bu süreç içerisinde ben başka bir link görmüş oluyorum, tam bu sırada tıkladığım link açılıyor ama benim aklım biraz önce gördüğüm linkte aklıyor, geri dönüyorum o linke tıklıyorum, bilgisayar düşünmeye başlıyor bu sırada ben başka bir link görüyorum ama bu sırada tıkladığım link açılmış oluyor. . .
myspace yasaklanmış bir de. last fm de.
üstelik sabah balenin kapılarını zorladım içeri girmek için, tam bağıracakken gözüm içerideki yazıya ilişti, meğer 19 eylül arife dolayısıyla tatilmiş.
sonuçta hayal kahvesine gitmek için tarih ayarlamaya çalıştığım babamla şöyle bir diyalog yaşadım:
ba: galactica başlamadı mı daha?
bu: o hoo çoktan başladı var işte her pazar 00.30da
ba: aa sölesene hadi gidelim bu pazar, ne bu pazar, 20si, aa çok güzel bayramı kutlarız.
islami bir bayramı barda ellerimizde biralarla kutlamanın ironikliğine girmeyeceğim daha fazla. böyle bir babaya sahip olmanın getirdikleri de dinin hayatında hiçbir iz bırakmaması. aklımın ucundan bile geçemez yani arifede balenin tatil olabileceği, benim yapabileceğim pek bir şey yok.
kendimi sürekli anneme ve babama benzetmeye çalışmamın nedeni sadece genetik faktörler değil incelediğim üzere. mesela inanç genlerden zor geçer yani bana göre, tamamen yetiştiriliş faktörü. evde kimse oruç tutmazsa bir yerlerden edinmem gerekir bu gerekliliği, pek niyetim yok orası ayrı da, ne görürsek doğrunun o olduğuna inancımız o kadar güveniyor ki farklı bakış açılarını yadırgıyoruz ilk seferde. büyüdükçe oturuyor o mekanizma da yerine.
bilinç akışına gel, te allahım..
yani diyeceğim o ki, bugün internet yavaş. ben de tez canlı bir insanım. bir linke tıklıyorum, bi süre düşünüyor bilgisayar, bu süreç içerisinde ben başka bir link görmüş oluyorum, tam bu sırada tıkladığım link açılıyor ama benim aklım biraz önce gördüğüm linkte aklıyor, geri dönüyorum o linke tıklıyorum, bilgisayar düşünmeye başlıyor bu sırada ben başka bir link görüyorum ama bu sırada tıkladığım link açılmış oluyor. . .
myspace yasaklanmış bir de. last fm de.
18 Eylül 2009 Cuma
hidayet batışı aşarılı değil
tam 16 eylül'de neden 3 senedir kesinlikle maç izlemediğimi hatırladım. ve hiçbir işe yaramadığını da an itibariyle tecrübe ettim. dengesizim.
bundan 8 sene önce odamın duvarları sarı-lacivert oldu. çok severek ve çok isterek boyatmıştım böyle. Her gören, her duyan babamın marifeti olduğunu düşünüyordu, oysa ben dünyanın en mutlu kızıydım o aşırı küçük ve boya münasebetiyle kasvetli odada. Her fener maçını radyodan dinleyen -evimizde halen digitürk yok- babamın götürdüğü maçlara koşa koşa giden, sınıfta erkeklerle muhteşem maç kritiği yapan bir kızdım. Beni aralarına almamışlardı belki ama dinliyorlardı ve onların bu dünyalarına istemeden de olsa dahil olabildiğim için şanslı sayıyordum kendimi.
Liseye geçince her şey birden olmasa da değişmeye başladı. Cevabı olmayan; ama yıllardır da mevcudiyetinden haberdar olduğum soru çıkmamaya başladı aklımdan: "kazansa hayatında ne değişecek, kaybetse ne?" Yok böyle bir şey. Hiçbir şey diyemiyorsun çünkü verdiği haz var, tartışılmaz. Ama hayatında bir şeyler değişmiyor yani hiçbir şey değişmiyor ve bu senin ne geleceğine yansıyor ne kariyerine yansıyor... Bir dilemma bu.
Böyle bıraktım ben maç izlemeyi. Çok uzun süre de hiç maç izlemedim. "Eee" diyordum çünkü maç bittikten sonra artık. "Allah kahretsin o top kaçar mıydı" demiyordum. Ben de bitirdim kafamda. "Hiç sporla ilgilenmedim ki ben 3 yaşımdan beri bale yapıyorum ehue" daha çekici geldi arkasına sığınmam için o dönemimin. Öyle bir dönemim olduğu için bile utanmaya başlamıştım çünkü kendimden. ÖSS'ler başvurular falan zaten son 2 senedir de yaşamadığım için pek dert olmadı. Aklıma gelmiyordu o dönemim artık ve ben hiç maç izlememiş hiç Rüştü gol yediğinde ağlamamış gibi yapmaya başladım.
13ünde beşiktaş-galatasaray maçında Rüştü'yü gördüğümde "hmm beşiktaş'lı da olabilirmişim aslında" dediğimi bile hatırlarım yani. o kadar silinmiş taraftarlığım.
ama 3 gün sonra, futbol değil ama bir basket maçında, türkiye-sırbistan maçında, hem de gruptan çıkmamız kesin olan bir maçta, düştüğüm halden sonra hatırladım neden maç izlemeyi bıraktığımı. Psikopat oluyorum çünkü. İçimde kocaman bir holigan var. ne zaman maç izlemeye başlasam uyanıyor, ama ne uyanma. beynimin tüm kıvrımlarını ele geçiriyor, mantığımı tamamen bloke ediyor. ne zaman bir mola veya ara olsa geri uyuyor holigan, mantığımı geri veriyor ve depresyona giriyorum, "ulan kazansak nolucak kaybetsek nolucak niye böyle oluyosun ki" diyorum, kendi kendime hak verip sadece zevk için izlemeye söz veriyorum ama başlangıç düdüğüyle holigan hiç uyumamış gibi kalkıyor ve ben yine çıldırıyorum. Böyle iniş çıkışlarla bitiyor maç ve ben çok yoruluyorum.
Çok üzülüyorum bir de, çok seviniyorum yada. ama kısa bir süre. sonra çok sevindiğim ve çok üzüldüğüm için kızıyorum kendime, o zaman daha çok üzülüyorum işte.
bunu babama anlattım ve "anlıyo musun?" dedim. "evet ama sadece holigan kısmını. diğerini hiç anlamıyorum" dedi. "sağol baba" dedim. "en azından artık tamamen zıt karakterli iki insandan bir çocuk doğduğunda neden ruh hastası potansiyeli taşıyabileceğini biliyoruz". demedim bunu tabii.
bu akşamki yunanistan maçıyla da sinir krizi geçirmek üzereydim ki uzatmaları izlemeyerek duruma müdahale ettim. hala bir otokontrol mekanizmasının çalışıyor olması şaşırttı.
hayır seç birini. neden iki özelliği birden almaya çalışıyosun ki. aç gözlü nolucak. bırakmicak ikisini de hepsi senin olucak. mantık ve holiganlıktan birini seçseydin her türlü mutlu olucaktın. şimdi ikisi de olamadığın için mutsuzsun. bok ye.
kendimeydi bu.
bundan 8 sene önce odamın duvarları sarı-lacivert oldu. çok severek ve çok isterek boyatmıştım böyle. Her gören, her duyan babamın marifeti olduğunu düşünüyordu, oysa ben dünyanın en mutlu kızıydım o aşırı küçük ve boya münasebetiyle kasvetli odada. Her fener maçını radyodan dinleyen -evimizde halen digitürk yok- babamın götürdüğü maçlara koşa koşa giden, sınıfta erkeklerle muhteşem maç kritiği yapan bir kızdım. Beni aralarına almamışlardı belki ama dinliyorlardı ve onların bu dünyalarına istemeden de olsa dahil olabildiğim için şanslı sayıyordum kendimi.
Liseye geçince her şey birden olmasa da değişmeye başladı. Cevabı olmayan; ama yıllardır da mevcudiyetinden haberdar olduğum soru çıkmamaya başladı aklımdan: "kazansa hayatında ne değişecek, kaybetse ne?" Yok böyle bir şey. Hiçbir şey diyemiyorsun çünkü verdiği haz var, tartışılmaz. Ama hayatında bir şeyler değişmiyor yani hiçbir şey değişmiyor ve bu senin ne geleceğine yansıyor ne kariyerine yansıyor... Bir dilemma bu.
Böyle bıraktım ben maç izlemeyi. Çok uzun süre de hiç maç izlemedim. "Eee" diyordum çünkü maç bittikten sonra artık. "Allah kahretsin o top kaçar mıydı" demiyordum. Ben de bitirdim kafamda. "Hiç sporla ilgilenmedim ki ben 3 yaşımdan beri bale yapıyorum ehue" daha çekici geldi arkasına sığınmam için o dönemimin. Öyle bir dönemim olduğu için bile utanmaya başlamıştım çünkü kendimden. ÖSS'ler başvurular falan zaten son 2 senedir de yaşamadığım için pek dert olmadı. Aklıma gelmiyordu o dönemim artık ve ben hiç maç izlememiş hiç Rüştü gol yediğinde ağlamamış gibi yapmaya başladım.
13ünde beşiktaş-galatasaray maçında Rüştü'yü gördüğümde "hmm beşiktaş'lı da olabilirmişim aslında" dediğimi bile hatırlarım yani. o kadar silinmiş taraftarlığım.
ama 3 gün sonra, futbol değil ama bir basket maçında, türkiye-sırbistan maçında, hem de gruptan çıkmamız kesin olan bir maçta, düştüğüm halden sonra hatırladım neden maç izlemeyi bıraktığımı. Psikopat oluyorum çünkü. İçimde kocaman bir holigan var. ne zaman maç izlemeye başlasam uyanıyor, ama ne uyanma. beynimin tüm kıvrımlarını ele geçiriyor, mantığımı tamamen bloke ediyor. ne zaman bir mola veya ara olsa geri uyuyor holigan, mantığımı geri veriyor ve depresyona giriyorum, "ulan kazansak nolucak kaybetsek nolucak niye böyle oluyosun ki" diyorum, kendi kendime hak verip sadece zevk için izlemeye söz veriyorum ama başlangıç düdüğüyle holigan hiç uyumamış gibi kalkıyor ve ben yine çıldırıyorum. Böyle iniş çıkışlarla bitiyor maç ve ben çok yoruluyorum.
Çok üzülüyorum bir de, çok seviniyorum yada. ama kısa bir süre. sonra çok sevindiğim ve çok üzüldüğüm için kızıyorum kendime, o zaman daha çok üzülüyorum işte.
bunu babama anlattım ve "anlıyo musun?" dedim. "evet ama sadece holigan kısmını. diğerini hiç anlamıyorum" dedi. "sağol baba" dedim. "en azından artık tamamen zıt karakterli iki insandan bir çocuk doğduğunda neden ruh hastası potansiyeli taşıyabileceğini biliyoruz". demedim bunu tabii.
bu akşamki yunanistan maçıyla da sinir krizi geçirmek üzereydim ki uzatmaları izlemeyerek duruma müdahale ettim. hala bir otokontrol mekanizmasının çalışıyor olması şaşırttı.
hayır seç birini. neden iki özelliği birden almaya çalışıyosun ki. aç gözlü nolucak. bırakmicak ikisini de hepsi senin olucak. mantık ve holiganlıktan birini seçseydin her türlü mutlu olucaktın. şimdi ikisi de olamadığın için mutsuzsun. bok ye.
kendimeydi bu.
17 Eylül 2009 Perşembe
şarkı dejavusu
hayır eğer yoksa böyle bir şey ben uyduruyorsam,
biri bana açıklasın, nasıl dancing queen çalmaya başladığında sevgi gönül gecesine ışınlandığımı..
biri bana açıklasın, nasıl dancing queen çalmaya başladığında sevgi gönül gecesine ışınlandığımı..
16 Eylül 2009 Çarşamba
sözlük ve sözcük
bunu benden önce biri keşfetti mi bilmiyorum, zaten eğer biri benden önce keşfettiyse keşfeden de ben olmuyorum. buraya yazarsam ve biri gelip de okur sonra başka bir yere gider ve kendi keşfettiğini söyler ve benim haberim olmadan literatüre bu böyle geçerse umursamam. o yüzden buraya yazıyorum.
bir oyun oynayalım. etrafınızdaki nesnelere bakın ve hepsini aşka benzetmeye çalışın. hepsinin, ama istisnasız hepsinin ucundan köşesinden çok çok kolay aşka benzetilebileceğini göreceksiniz. örneklendiriyorum,
*pil: bir gün bitecek
*kalem: ucu sivri, her an yanlışlıkla canını acıtabilir
*kitaplar: uzunlukları farklıdır, yavaş veya hızlı ilerler
*kolonya: çok içersen, zehirlenirsin
her yerde, neredeyse her şeyle aşkı ifade edebiliyoruz, bütün insan ırkı, yada kendi teorime göre görsel medyaya ulaşmış bütün insan ırkı, aşkı çok iyi tanıyor. tanımasa bile o kadar çok görmüş, o kadar çok okumuş ki, onu hayatına o kadar çok almış, benimseyip saklamış ki, her şeyle ifade edebiliyor. onu hiç hissetmeden betimleyebiliyor, görmeden kokusunu duyabiliyor.
eğer bir sözcük diğer tüm sözcüklerle ifade edilebiliyorsa, görevini tamamlamış olmalı. o kadar çok şey olmuş ki her şeye dönüşmüş, her şeye dönüşen her şey gibi hiçbir şey olmuş olmalı. ama aşk yaşıyor diyorlar hala.
birkaç kere düşündüğümü itiraf ediyorum, aşk nedir, acaba hiç gördüm mü diye. buna ölüm döşeğimde karar vermeye karar verdim bugün.
o zamana kadar çıkarmazlarsa aşkı sözlüklerden.
meraklısına not1: tecrübelerden değil, okuduklarımdan esinlendim.
meraklısına not2: evet masamın üzerinde kolonya var.
bir oyun oynayalım. etrafınızdaki nesnelere bakın ve hepsini aşka benzetmeye çalışın. hepsinin, ama istisnasız hepsinin ucundan köşesinden çok çok kolay aşka benzetilebileceğini göreceksiniz. örneklendiriyorum,
*pil: bir gün bitecek
*kalem: ucu sivri, her an yanlışlıkla canını acıtabilir
*kitaplar: uzunlukları farklıdır, yavaş veya hızlı ilerler
*kolonya: çok içersen, zehirlenirsin
her yerde, neredeyse her şeyle aşkı ifade edebiliyoruz, bütün insan ırkı, yada kendi teorime göre görsel medyaya ulaşmış bütün insan ırkı, aşkı çok iyi tanıyor. tanımasa bile o kadar çok görmüş, o kadar çok okumuş ki, onu hayatına o kadar çok almış, benimseyip saklamış ki, her şeyle ifade edebiliyor. onu hiç hissetmeden betimleyebiliyor, görmeden kokusunu duyabiliyor.
eğer bir sözcük diğer tüm sözcüklerle ifade edilebiliyorsa, görevini tamamlamış olmalı. o kadar çok şey olmuş ki her şeye dönüşmüş, her şeye dönüşen her şey gibi hiçbir şey olmuş olmalı. ama aşk yaşıyor diyorlar hala.
birkaç kere düşündüğümü itiraf ediyorum, aşk nedir, acaba hiç gördüm mü diye. buna ölüm döşeğimde karar vermeye karar verdim bugün.
o zamana kadar çıkarmazlarsa aşkı sözlüklerden.
meraklısına not1: tecrübelerden değil, okuduklarımdan esinlendim.
meraklısına not2: evet masamın üzerinde kolonya var.
15 Eylül 2009 Salı
vişne renkli çadır
günün ilginçlikleri:
*abbas isminde bir rusla tanıştım.
*bir köpeğin başka bir köpeğe tecavüz girişimine tanık oldum.
*oda arkadaşım ranzanın üst katında uyuyormuş, orada olduğunu odaya girdikten yaklaşık yarım saat sonra farkettim. Telefonla konuşup, müzik dinleyip, banyo yaptıktan sonra. Allahtan uykusu ağırmış..
yurt o kadar da sıkıcı değil yani.
*abbas isminde bir rusla tanıştım.
*bir köpeğin başka bir köpeğe tecavüz girişimine tanık oldum.
*oda arkadaşım ranzanın üst katında uyuyormuş, orada olduğunu odaya girdikten yaklaşık yarım saat sonra farkettim. Telefonla konuşup, müzik dinleyip, banyo yaptıktan sonra. Allahtan uykusu ağırmış..
yurt o kadar da sıkıcı değil yani.
13 Eylül 2009 Pazar
toplu taşıma
arnavutköy'ün yolları taştan. uzak diye demiyorum, ha uzak orası ayrı, ama hakkaten engelli, engebeli, köpekli. zorlu bayağı yani benim için. Tek bir gidiş dönüşte "zuahaha" kategorisine girebilecek çok şey yaşıyorum, bu da yurdum insanının değişiklik mi dersiniz artık bilmem, o katmanlarından kaynaklanıyor. bugünün en iyi 2 zuahah'ı şunlardı mesela:
beşiktaş'tan arnavutköy'e taksiyle gidiyorum, haliynen yanımda basım var, bas dersine giderken saksafon taşımıyorum. bugün taksisine bindiğim zat-ı muhterem beni ve basımı görünce çok heyecanlandı ve müziğin sesini sonuna kadar açtı. Umarım Van Halen beklemiyordunuz, yurdumuzun türküleri çalıyor. Ama ne türküler, bangır bangır. Halk müziğiyle alakam sadece Anadolu Ateşi münasebetiyle olmuştu zamanında, onlar da akustik ve dans müzikleriydi, zevk bile alıyordum. Ama bunlar.. Gideceğim yeri de bilmiyordu aynı zat-ı muhterem, ortaköy portakal yokuşunu bilmeyen bir taksici var evet, bağıra bağıra anlaştık sazlı sözlü. İnmeme 2-3 dk'lık mesafe kala bağırarak şu cümleyi sarfetti:
-Sizinki de sazdı değil mi?
-Yok benimki bas.
-BAS?
-Gitar gitar..
-Ha
Ve müziği kapattı. "Neden daha önce sormadınız.." dedim, nereden geldiği bilinmeyen bir cesaretle. Allahtan "Hı?" dedi buna da, "Yok bişi" dedim.
bir diğeri vapurdan inip dolmuşa bindiğim sırada gerçekleşti. sarı saçlı, louis vitton çantalı 50 yaşlarında bir hanımteyze, şoföre vermem için bana para uzattı. paranın üstünü ona ulaştırdığımdaysa "meersi" dedi. Yeniden nerden geldiği meçhul bir cesaretle "dö riyen" diyiverdim. Kadın arkamda otuduğundan surat ifadesini gözlemleme fırsatı bulamadım ama hayal etmek bile çok eğlendirdi.
Kanımda hala alkol var sanırım.
beşiktaş'tan arnavutköy'e taksiyle gidiyorum, haliynen yanımda basım var, bas dersine giderken saksafon taşımıyorum. bugün taksisine bindiğim zat-ı muhterem beni ve basımı görünce çok heyecanlandı ve müziğin sesini sonuna kadar açtı. Umarım Van Halen beklemiyordunuz, yurdumuzun türküleri çalıyor. Ama ne türküler, bangır bangır. Halk müziğiyle alakam sadece Anadolu Ateşi münasebetiyle olmuştu zamanında, onlar da akustik ve dans müzikleriydi, zevk bile alıyordum. Ama bunlar.. Gideceğim yeri de bilmiyordu aynı zat-ı muhterem, ortaköy portakal yokuşunu bilmeyen bir taksici var evet, bağıra bağıra anlaştık sazlı sözlü. İnmeme 2-3 dk'lık mesafe kala bağırarak şu cümleyi sarfetti:
-Sizinki de sazdı değil mi?
-Yok benimki bas.
-BAS?
-Gitar gitar..
-Ha
Ve müziği kapattı. "Neden daha önce sormadınız.." dedim, nereden geldiği bilinmeyen bir cesaretle. Allahtan "Hı?" dedi buna da, "Yok bişi" dedim.
bir diğeri vapurdan inip dolmuşa bindiğim sırada gerçekleşti. sarı saçlı, louis vitton çantalı 50 yaşlarında bir hanımteyze, şoföre vermem için bana para uzattı. paranın üstünü ona ulaştırdığımdaysa "meersi" dedi. Yeniden nerden geldiği meçhul bir cesaretle "dö riyen" diyiverdim. Kadın arkamda otuduğundan surat ifadesini gözlemleme fırsatı bulamadım ama hayal etmek bile çok eğlendirdi.
Kanımda hala alkol var sanırım.
8 Eylül 2009 Salı
information center
3 yıldır bir hayalim vardı. Bir hayalim yoktu tabi bisürü hayalim vardı ama bunlardan biri IC'ye (sabancı'nın nam-ı diğer kütüphanesi) gidip " i see dead people!" demekti. Bugün yaptım bunu. Gönül isterdi ki bu blogu da oradan yazabilseydim ama internete bağlanamıyorum dediğim kadın bana çözüm olarak “bak iç web’den bilişim teknolojilerine gir” dedi. Cevaben, “Hmm, kendimi tekrarlamış gibi olacağım ama internete giremiyorum!” dedim. “Hee” dedi. Bunun üzerine ben de shuttle'la 3 yıl önünden geçip bir kere bile girmek nasip olmayan viaport'a aktım. "Her yerde bir Starbucks vardır" öngörüm beni tabii ki yanıltmadı. Hiç bir Starbucks'ta laptoplu tiplerden olmamıştım ama demek ki her şeyin bir ilki varmış.
Asıl yazı işe şimdi geliyor. bu pre-blog'du. Sabancı'da odamda yazmıştım, şimdiye kısmetmiş.
Dünyanın en huzurlu şeyi burada olmak.
Bütün beklemelerin, bütün özlemlerin ödülü. Ödül. Benim hayatıma verilmiş bir ödül olduğunu hissediyorum oturduğum sandalyenin ve ağlıyorum yine.
Burada aklıma çok güzel anılar geliyor, çok sevdiğim insanlarla ilgili hatıralar. Hayır, onlarla ilgili izler olduğu için sevmiyorum oturduğum sandalyemi, tam tersi, onları seviyorum bakabildiğim mazaradan sebep.
Eskiden ben ne zaman sabancıya gelsem yağmur yağardı. Çok gelmedim ama her geldiğimde yağmur vardı. İki gündür yağmurlu burası. İstanbul ağlamıyor ama; biliyorum. Dormumun önünde milyonlarca sümüklüböcek vardı dün, yağmuru duyup çıkmışlar. Hiç birinin üstüne basmadım, yanlışlıkla olsa bile. Bu sabah ölü olanlar kalmışlar sadece, canlılar dönmüş evlerine.
Benim odamda hiç pencere olmadı. Onu da burada farkettim. Hiç pencerem açık oturmadım çünkü hep balkonum vardı, artık öyle değil, çünkü artık evim burası. Rock’n Coke’ta yaptığım gibi çadırımın kapısını da kapalı tutmuyorum hep böcek girer diye, girsin, çıkar.
İlk defa bir gece kaldım dün. Penceremden dışarıyı izledim. 3. kattayım ve 3. katta kalmalıyım. Şehrin ışıkları var gece burada. Şehir var aslında orada.
Evdeki odamdaki her şey buraya gelse şimdi. Belki hızlanır evrimim.
Dışarıda resmen kediköpek kuşböcek artık allah ne verdiyse yağıyor. Ve viaport aslında açık. Sadece tenteler var. Eastpack'im olur da su geçirmeye karar verirse gerçekten benim olan tek şey- laptop'um- hakkın rahmetine kavuşabilir. Dönüş shuttle'ına 1 saat var. Saç fırçası almam lazım. Öyle yani.
Asıl yazı işe şimdi geliyor. bu pre-blog'du. Sabancı'da odamda yazmıştım, şimdiye kısmetmiş.
Dünyanın en huzurlu şeyi burada olmak.
Bütün beklemelerin, bütün özlemlerin ödülü. Ödül. Benim hayatıma verilmiş bir ödül olduğunu hissediyorum oturduğum sandalyenin ve ağlıyorum yine.
Burada aklıma çok güzel anılar geliyor, çok sevdiğim insanlarla ilgili hatıralar. Hayır, onlarla ilgili izler olduğu için sevmiyorum oturduğum sandalyemi, tam tersi, onları seviyorum bakabildiğim mazaradan sebep.
Eskiden ben ne zaman sabancıya gelsem yağmur yağardı. Çok gelmedim ama her geldiğimde yağmur vardı. İki gündür yağmurlu burası. İstanbul ağlamıyor ama; biliyorum. Dormumun önünde milyonlarca sümüklüböcek vardı dün, yağmuru duyup çıkmışlar. Hiç birinin üstüne basmadım, yanlışlıkla olsa bile. Bu sabah ölü olanlar kalmışlar sadece, canlılar dönmüş evlerine.
Benim odamda hiç pencere olmadı. Onu da burada farkettim. Hiç pencerem açık oturmadım çünkü hep balkonum vardı, artık öyle değil, çünkü artık evim burası. Rock’n Coke’ta yaptığım gibi çadırımın kapısını da kapalı tutmuyorum hep böcek girer diye, girsin, çıkar.
İlk defa bir gece kaldım dün. Penceremden dışarıyı izledim. 3. kattayım ve 3. katta kalmalıyım. Şehrin ışıkları var gece burada. Şehir var aslında orada.
Evdeki odamdaki her şey buraya gelse şimdi. Belki hızlanır evrimim.
Dışarıda resmen kediköpek kuşböcek artık allah ne verdiyse yağıyor. Ve viaport aslında açık. Sadece tenteler var. Eastpack'im olur da su geçirmeye karar verirse gerçekten benim olan tek şey- laptop'um- hakkın rahmetine kavuşabilir. Dönüş shuttle'ına 1 saat var. Saç fırçası almam lazım. Öyle yani.
6 Eylül 2009 Pazar
okulum
kısadevre yapmış bir basım,
ilgisiz bir sevgili adayım,
örümcekli bir evim var.
sahip olduğum ve kusursuz olduğunu umduğum tek şey okulum.
ilgisiz bir sevgili adayım,
örümcekli bir evim var.
sahip olduğum ve kusursuz olduğunu umduğum tek şey okulum.
2 Eylül 2009 Çarşamba
müzikus
bugün öğrenci merkezinde bagem teyzeyi aramaya çıktım, odasını bulduğumda kendisini de bulacaktım ama çok büyük oralar kocaman, her seferinde bir ucundan girip diğer ucundan çıkmama rağmen bulamıyorum aradığımı. yine bi aburcubur otomatından sağ yaptım ve bu sefer şu köşedeki kapıdan girmeye karar verdim. girdim. oranın öğrenci kulüpleri bişisi olduğunu kocaman bir müzikus levhasından anladım, aynı anda 5 tane adamla göz göze geldim. "ehuhe" diyip aynen geri çıktım.
gönül isterdi ki, "melaba ben burcu bas çalıyorum!" diyebileydim.
gönül isterdi ki, "melaba ben burcu bas çalıyorum!" diyebileydim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)