7 nation army'nin klibinin benim çocukluk günleri mtv'sinde çok önemli bir yeri olduğunu, o sürekli ilerleyen davulun nasıl yer ettiğini anlattım provada. sonra 7 nation armyi çalmaya başladık.
davulcu şarkının ortasında durdu ve ABİ BU DAVUL HAREKET EDİYO Bİ DAKKA YA deyip davulu kendine çekti. kick e vurdukça komple ileri gidiyomuş.
sonra kliple bu durumu bağdaştırıp bir süre güldük. gerçi böyle anlatınca pek de komik olmamıştır ama biz güldük.
edit: o parça the hardest button to buttonmış, seven nation army diil, olsun white stripes'ı tutturdum ve biz yine de güldük.
bu da klip
20 Aralık 2010 Pazartesi
11 Aralık 2010 Cumartesi
"geçmiş, bugün ve gelecek… hepsini peşpeşe dizip, dümdüz bir çizgi çiziyoruz. bu yüzden geçmişin geçip gittiğine, geleceğin henüz gelmediğine inanıyoruz. ve en kötüsü, zamanı önceden çizdiğimiz bu dümdüz çizgide yürümeye mecbur tutuyoruz. ama belki de o burnunun ucunu göremeyecek kadar sarhoştur."
Elif Şafak
Elif Şafak
ayağına dikkat et
önce burnun karıncalanması, hemen ardından etrafın bulanması, tam kulakların arkasından gelen korkunç bir uğuldamayla tüm vücudun ürpermesi, boğazına bir şeyin oturup durması.
arkası işte hıçkırıklar mide bulantıları falan.
arkası işte hıçkırıklar mide bulantıları falan.
8 Aralık 2010 Çarşamba
termodinamiğe sokiim bize bişi olmasın
3bin tane 18-25 yaş insanı bir araya koymuşlar, yemlerini sularını, uğraşıcakları bir şeyleri yanlarına vermişler de "ahah hadi bakalım acaba naapıcaklar" diye oturmuş izliyolar bence bizi bu okulda.
ben mesela hayatımı rezil ediyorum. ellerimle.
yine gidesim geldi.
ben mesela hayatımı rezil ediyorum. ellerimle.
yine gidesim geldi.
4 Aralık 2010 Cumartesi
ha
artık "şunu yapsam insanlar ne düşünür, böyle bir karar verdim ama dışarıdan da şöyle görünecek, tüh bak hüdaverdi şimdi benimle konuşmayacak" diye diye hayatımı karartmasam da güzel olacak.
3 Aralık 2010 Cuma
ne olursan ol ama onun iyisi ol lütfen
üniversitemdeki gayet prestijli özel hastanenin polikliniği,
annemin doktor olduğunu kayıtlarına hiç vakit kaybetmeden işliyor ve dışardan rapor getirdiğimde doğruluğuna inanmayıp "annen de doktormuş zaten" deyip raporda imzası olan doktor annen mi diye sorarken,
her kan alındığında bayıldığımı kayıtlarına işlemiyor ve annemin "amaan bi advil al uyu bişiin kalmaz" dediği durumlarda her seferinde benden kan tahlili istiyor.
annemin doktor olduğunu kayıtlarına hiç vakit kaybetmeden işliyor ve dışardan rapor getirdiğimde doğruluğuna inanmayıp "annen de doktormuş zaten" deyip raporda imzası olan doktor annen mi diye sorarken,
her kan alındığında bayıldığımı kayıtlarına işlemiyor ve annemin "amaan bi advil al uyu bişiin kalmaz" dediği durumlarda her seferinde benden kan tahlili istiyor.
2 Aralık 2010 Perşembe
mutsuzum
perşembeleri 3 saatlik bir lab dersim, o derse de bir önceki labın raporunun teslimi oluyor. fakat ben her çarşamba gecesi rapor yazmak için sabahladığımdan lab'da algılarımı bir türlü açamıyorum ve raporu yazmak zorlaşıyor haliyle, o zaman da sabahlıyorum ama bir sonraki gün 3 saatlik bir lab dersim oluyor.
29 Kasım 2010 Pazartesi
25 Kasım 2010 Perşembe
bu aralar
şimdi saat 17.30, benim yarın sabah 12.40'a kadar yapmam gereken tek şey genetik kitabımdan 2 konu çalışmak ve bu konuyla ilgili hocanın yolladığı toplamda 32 sayfa eden 3 makale okumak. ve ben "abii bu akşam nası boşum oha hangi filmi izlesem?" diyorum kendime, çok da korkuyorum.
normalde perşembeden "ah negzel çoğu bitti azı kaldı haftanın en beğenilen entrylerin yenilenmesine" diye düşünürken az önce farkettim ki bu haftanınkini okumayı unutmuşum.
bunun dışında şu geçen 4 günde oturup yemek yediğim öğün sayısı bir. diğer tüm yemeklerimi makinalardan aldığım çubuk krakerlerden, fasshaneden aldığım eklerlerden efendime söyleyeyim köpüklüden aldığım ve kütüphaneye giderken yolda yediğim club sandviçlerden oluşturdum ve hala hasta olmadım. seni seviyorum vitaminim.
dün ilk defa sahneye basımla çıktım ve dansla çıkmayı daha çok sevdiğimi üzülerek farkettim. ya da bilmiyorum bası da 15 yıl çalmış olsaydım onu da daha çok sevebilirdim.
normalde perşembeden "ah negzel çoğu bitti azı kaldı haftanın en beğenilen entrylerin yenilenmesine" diye düşünürken az önce farkettim ki bu haftanınkini okumayı unutmuşum.
bunun dışında şu geçen 4 günde oturup yemek yediğim öğün sayısı bir. diğer tüm yemeklerimi makinalardan aldığım çubuk krakerlerden, fasshaneden aldığım eklerlerden efendime söyleyeyim köpüklüden aldığım ve kütüphaneye giderken yolda yediğim club sandviçlerden oluşturdum ve hala hasta olmadım. seni seviyorum vitaminim.
dün ilk defa sahneye basımla çıktım ve dansla çıkmayı daha çok sevdiğimi üzülerek farkettim. ya da bilmiyorum bası da 15 yıl çalmış olsaydım onu da daha çok sevebilirdim.
17 Kasım 2010 Çarşamba
of bilmiyorum en iyisi ders çalışayım.
alttaki blogun rate'i "kapa kapa" sanki "gözlerini kapa kapa" olmuş blogun anlam ve önemi ışığında, çok komik değil mi.
bir de kararsızlık zamanlarımda ders çalışarak tüm fikirlerden arınmak da çok yararlı bir yöntemmiş benim kadar sapık olan herkese öneriyorum.
bir de kararsızlık zamanlarımda ders çalışarak tüm fikirlerden arınmak da çok yararlı bir yöntemmiş benim kadar sapık olan herkese öneriyorum.
verilmesi gereken bir sürü karar var
gözlerimi kapadığımda yalnız kendimle olacağımı bilmenin huzuru mu huzursuzluğu mu daha ağır basıyor inan karar veremiyorum.
10 Kasım 2010 Çarşamba
pcr in bioanalysis
meendis olup hayatımı lablarda çürütmeye karar vermemin ne kadar mantıklı olduğunu tam şu anda anladım çünkü oda arkadaşım arkamda telefonda interview veriyor ve yemin ediyorum ben ondan gerginim an itibariyle. duymiim de rahatliim diye müzik taktım ama o bile işe yaramadı karnımı kasıyorum hala, hayır bana neyse, abi telefon gidip geliyo duyamıyo kadını oluum çıldırıcam sakin ol banane hah duydu oh çok şükür.
neyse yani anafikir olarak ne kadar küfretsem de hayatım boyunca deney yapıp rapor yazıp sınavlara girip transcriptlerimi başvuru olarak yollayabilirim ama rabbim bana interview vermesin amin.
neyse yani anafikir olarak ne kadar küfretsem de hayatım boyunca deney yapıp rapor yazıp sınavlara girip transcriptlerimi başvuru olarak yollayabilirim ama rabbim bana interview vermesin amin.
6 Kasım 2010 Cumartesi
group c
11 gündür ne yazıyordum ne okuyordum buraları, bu da muhtemelen uzun bir aranın ortasındaki blog olacak çünkü 4 saat sonra sınavdan çıkar çıkmaz bir sonraki sınavıma çalışmaya başlayacağım, doğal olarak da sınava çalışırken başıma hiç ilginç bir şey gelmiyor. inanır mısınız doğru düzgün dersler dışında düşünemiyorum bile. mesela bir tespit yapıcam, tespitin ortasında aklıma bayes formülünü geçen sefer hatırlayamadığım geliyor onu çıkarmaya çalışmaya başlıyorum hoop nooldu tespit yalan. veya çok komik bir şey oluyor tamam mı, deli gibi gülüyorum ama bir daha hatırlıyamıyorum çünkü hemen arkasından asistan "tüplerin altını ellemeyin DNazlar aktive oluuurr!!" diyor elimdeki tüpü "annski" diyerek buza daldırıyorum hoop noldu unutuldu o komiklik şaka. sonra otur bekle deneyin sonucunu batırdım mı diye.
yani aslında aklıma şu geldi, biz bio303 lab grubumuzda bir endonezyalı, 2 sopho, 1 de allaha çok şükür 3. sınıf bir biyocuyuz. biz iki sopho mütemadiyen bir şeyleri ya yanlış yapıyoruz ya anlamıyoruz, bu süre zarfında doğal olarak türkçe konuşup anlaşıyoruz, bazen türkçeyle bile anlaşamıyoruz düşünün, o sırada endonezyalı "whatwhatwhat" diye benim kolumdan çekiştiriyor zaten sinir stres oluyorum deney mefta olucak diye bir de kıza ingilizce derdimizi anlatıyorum kenarda köşede. asistanlar da her grupla türkçe konuşup bizimle doğal olarak ingilizce konuşuyorlar ama doğal olarak ingilizceleri türkçelerinden kötü ve mesela ben elimde buharlar çıkararak karışan bir kap sıvı nitrojen varken talimatları anadilimde almayı tercih ederim, en azından talimat verenin ana dilinde almayı tercih ederim, o sırada pushla pull u karıştırırsa noolucak mesela. düşündü mü kimse.
geçen hafta da laba 2 tane meyve sineği kaçırdık etrafta uçuyorlardı. tüplerdeki arkadaşlarının özgürlüklerini temsil ediyorlar bence. ama tüplerdekiler bu duruma nasıl demoralize oldularsa üremiyorlar 1 haftadır.
yani aslında aklıma şu geldi, biz bio303 lab grubumuzda bir endonezyalı, 2 sopho, 1 de allaha çok şükür 3. sınıf bir biyocuyuz. biz iki sopho mütemadiyen bir şeyleri ya yanlış yapıyoruz ya anlamıyoruz, bu süre zarfında doğal olarak türkçe konuşup anlaşıyoruz, bazen türkçeyle bile anlaşamıyoruz düşünün, o sırada endonezyalı "whatwhatwhat" diye benim kolumdan çekiştiriyor zaten sinir stres oluyorum deney mefta olucak diye bir de kıza ingilizce derdimizi anlatıyorum kenarda köşede. asistanlar da her grupla türkçe konuşup bizimle doğal olarak ingilizce konuşuyorlar ama doğal olarak ingilizceleri türkçelerinden kötü ve mesela ben elimde buharlar çıkararak karışan bir kap sıvı nitrojen varken talimatları anadilimde almayı tercih ederim, en azından talimat verenin ana dilinde almayı tercih ederim, o sırada pushla pull u karıştırırsa noolucak mesela. düşündü mü kimse.
geçen hafta da laba 2 tane meyve sineği kaçırdık etrafta uçuyorlardı. tüplerdeki arkadaşlarının özgürlüklerini temsil ediyorlar bence. ama tüplerdekiler bu duruma nasıl demoralize oldularsa üremiyorlar 1 haftadır.
26 Ekim 2010 Salı
adiabatic
bu aralar gördüğüm şu iki davranış bence dünyanın en içten iki davranışı:
1. 2 saat süren çılgın bir bale dersi bitmiştir, hoca dersi bitirmeden önce resmen laf olsun diye, "ee yoruldunuz mu?" dedi. sınıfın en iyilerinden ama aynı zamanda en küçüğümüz, kollarını havada kopkop düzeneğine sokarak, "yyoouu sabaha kadar burdayız!!" dedi. zaten bu senenin geyiği, cuma akşam ve cumartesi sabah dersleri arasında tam 12 saat olması sebebiyle gece burda yatalım bence yeaa olduğu için, herkes de bitik durumda olduğu için coşkuyla karşılandı.
2. bugün "introduction to life" (?!) dersinde hoca kısa devre yaptı ve mayozun ikinci evresinden önce replication olduğunu söyledi. bunu duyan bir kız, ellerini kullanmaktan da çekinmeyerek ayynen şunu söyledi: "yok artık ne replicationı yok orda replication falan!!". biz gülmeye başlayınca da ne yaptığını farkedip çılgınca özür diledi hocadan, ama hoca da gülmekten boğulmak üzere olduğu için önemli olmadığını söyleyemedi.
ve evet, biyolojiye giriş dersinin adı introduction to life. hayat101 deyip gülüyorduk biz oysa geçen sene.
1. 2 saat süren çılgın bir bale dersi bitmiştir, hoca dersi bitirmeden önce resmen laf olsun diye, "ee yoruldunuz mu?" dedi. sınıfın en iyilerinden ama aynı zamanda en küçüğümüz, kollarını havada kopkop düzeneğine sokarak, "yyoouu sabaha kadar burdayız!!" dedi. zaten bu senenin geyiği, cuma akşam ve cumartesi sabah dersleri arasında tam 12 saat olması sebebiyle gece burda yatalım bence yeaa olduğu için, herkes de bitik durumda olduğu için coşkuyla karşılandı.
2. bugün "introduction to life" (?!) dersinde hoca kısa devre yaptı ve mayozun ikinci evresinden önce replication olduğunu söyledi. bunu duyan bir kız, ellerini kullanmaktan da çekinmeyerek ayynen şunu söyledi: "yok artık ne replicationı yok orda replication falan!!". biz gülmeye başlayınca da ne yaptığını farkedip çılgınca özür diledi hocadan, ama hoca da gülmekten boğulmak üzere olduğu için önemli olmadığını söyleyemedi.
ve evet, biyolojiye giriş dersinin adı introduction to life. hayat101 deyip gülüyorduk biz oysa geçen sene.
25 Ekim 2010 Pazartesi
yine şebo hep şebo
müzikle olan alakamın hayatımın şu döneminde maksimum noktasına ulaşması hiç hoş olmadı. başka bir zamanda olsaydı şu zaman, çok daha güzel olabilirdi. ama o zaman da bu zaman olmazdı ki.
ben yine de her kendimi kötü hissettiğimde veya daha iyi hissetmek istediğimde aynı kadını dinliyorum. aslında aynı 2 kadını ve 3 adamı dinliyorum.
o değil de az uyuyabilmek sunulmuş bir armağan bence insanoğluna. keşke hiç uyumamız gerekmese. dönüp dolaşıp aynı konulara geliyorum burası da baydı o yüzden ama ilerleyemiyorum düşünce hayatımda demek ki napalım. mesela geçen gün aklıma bir cümle geldi "ohaa negzelmiş kimindi acaba" deyip arayıp arayıp bulamadım. meğer benimmiş. egoya gel. şuursuz ego.
ben yine de her kendimi kötü hissettiğimde veya daha iyi hissetmek istediğimde aynı kadını dinliyorum. aslında aynı 2 kadını ve 3 adamı dinliyorum.
o değil de az uyuyabilmek sunulmuş bir armağan bence insanoğluna. keşke hiç uyumamız gerekmese. dönüp dolaşıp aynı konulara geliyorum burası da baydı o yüzden ama ilerleyemiyorum düşünce hayatımda demek ki napalım. mesela geçen gün aklıma bir cümle geldi "ohaa negzelmiş kimindi acaba" deyip arayıp arayıp bulamadım. meğer benimmiş. egoya gel. şuursuz ego.
22 Ekim 2010 Cuma
bio303
hani twitter'da yazdığın şey 140 karakteri geçince newtwitter'da "you'll have to be more clever" diyo ya, çok saçma bence.
eyvallah "vaktim yoktu kısa bir konuşma hazırlayamadım" geyiklerine falan inanıyorum, yani geyiğe inanıyorum deyince tam ifade edemedim, evet bir şeyi kısa yoldan söylemek daha zor ama belki söyleyeceğim çok şey var? ha? ne demek daha zeki olman lazım..
yani tabii ki bütün bunları sığdıramadığımdan sesli harfleri silmeyi düşündüğüm tivitim ardından yazdım. sonra salıp ilk kısmını attım sadece. bu da hepsi:
şeritler halinde kaçan çorabıma bakıp, "aa agarose gel electrophoresis sonucu gibi olmuş!" dedim. umarım bu haftasonu lab reportumu yazarken de "eheh agarose gel electrophoresis sonucuna bak cuma günü kaçan çorabımın şekli gibi" diyebilecek kadar şen olurum.
şimdi burada her şeyi yazabiliyorsun ya istediğin uzunlukta, biraz da ondan uzatıyorum ben.
eyvallah "vaktim yoktu kısa bir konuşma hazırlayamadım" geyiklerine falan inanıyorum, yani geyiğe inanıyorum deyince tam ifade edemedim, evet bir şeyi kısa yoldan söylemek daha zor ama belki söyleyeceğim çok şey var? ha? ne demek daha zeki olman lazım..
yani tabii ki bütün bunları sığdıramadığımdan sesli harfleri silmeyi düşündüğüm tivitim ardından yazdım. sonra salıp ilk kısmını attım sadece. bu da hepsi:
şeritler halinde kaçan çorabıma bakıp, "aa agarose gel electrophoresis sonucu gibi olmuş!" dedim. umarım bu haftasonu lab reportumu yazarken de "eheh agarose gel electrophoresis sonucuna bak cuma günü kaçan çorabımın şekli gibi" diyebilecek kadar şen olurum.
şimdi burada her şeyi yazabiliyorsun ya istediğin uzunlukta, biraz da ondan uzatıyorum ben.
18 Ekim 2010 Pazartesi
birthday problem
haftaya pazartesi günü 8.40'da olasılık dersiyle başlamak yeterince kötüyken hocanın 85 yaşında olması işleri daha da zorlaştırıyor.
dersin ortalarına doğru şöyle bir soru yazdı: Bir odada n tane insan vardır. Bu n insandan en az iki tanesinin aynı günde doğmuş olma olasılığı nedir? al işte, düz bir prob sorusu, 3 haftadır aynı şeyi yapıyoruz. ama ilginçlik, tam bu noktada başladı. sorunun altına hoca "varsayım: her insanın 365 günden birinde doğma ihtimali eşittir" yazdı. şimdi türkçe'ye çevirince çok anlaşılmadı ingilizcesini de şeyettireyim: "Every person is equally likely to be born on any 1 of 365 days". 350 kişilik amfideki 23 kişiye baktım, kimse anlamamışa benzemiyordu, ben mi salaktım.
Adam anlaşılmamasını beklemiş olacak ki açıklama gereği hissetti. Hatırladığım kadarıyla türkçe olarak yapılan açıklama şunun gibi bir şeydi:
Şimdi biliyorsunuz bizde iki bayram arası nikah olmaz derler, uğursuzluk getirirmiş öyleymiş. Şimdi öyle olunca bizim toplumumuzda belli bir aralıkta daha az doğumgünü olmuş oluyor. Ama bunun yanında da bayramlar sürekli değiştiği için bunun hesaplanması da çok zor, o yüzden biz burada herkesin her zaman doğabileceğini assume edeceğiz.
olayın üzerinden 4 saate yakın süre geçti ben daha henüz atlatabilmiş değilim. üstelik adam o kadar ciddiydi ki.
edit: abi şakaymış. adamın espri anlayışı buymuş. bir arkadaşım da "adam espri yaparken ses tonunu değiştirmeyi unutuyor yoksa sorun olmayacak" dedi, te allaam.
dersin ortalarına doğru şöyle bir soru yazdı: Bir odada n tane insan vardır. Bu n insandan en az iki tanesinin aynı günde doğmuş olma olasılığı nedir? al işte, düz bir prob sorusu, 3 haftadır aynı şeyi yapıyoruz. ama ilginçlik, tam bu noktada başladı. sorunun altına hoca "varsayım: her insanın 365 günden birinde doğma ihtimali eşittir" yazdı. şimdi türkçe'ye çevirince çok anlaşılmadı ingilizcesini de şeyettireyim: "Every person is equally likely to be born on any 1 of 365 days". 350 kişilik amfideki 23 kişiye baktım, kimse anlamamışa benzemiyordu, ben mi salaktım.
Adam anlaşılmamasını beklemiş olacak ki açıklama gereği hissetti. Hatırladığım kadarıyla türkçe olarak yapılan açıklama şunun gibi bir şeydi:
Şimdi biliyorsunuz bizde iki bayram arası nikah olmaz derler, uğursuzluk getirirmiş öyleymiş. Şimdi öyle olunca bizim toplumumuzda belli bir aralıkta daha az doğumgünü olmuş oluyor. Ama bunun yanında da bayramlar sürekli değiştiği için bunun hesaplanması da çok zor, o yüzden biz burada herkesin her zaman doğabileceğini assume edeceğiz.
olayın üzerinden 4 saate yakın süre geçti ben daha henüz atlatabilmiş değilim. üstelik adam o kadar ciddiydi ki.
edit: abi şakaymış. adamın espri anlayışı buymuş. bir arkadaşım da "adam espri yaparken ses tonunu değiştirmeyi unutuyor yoksa sorun olmayacak" dedi, te allaam.
17 Ekim 2010 Pazar
white russian
ben böyle "kimse beni sevmiyor kimse benimle ilgilenmiyor burayı bile kimse okumuyor kimsenin umrunda değilim" falan derken dün gece ansızın öğrendim ki millet arkamdan aslında neler diyomuş da ben bilmiyomuşum. yani arkamdan konuşulması sevildiğimi elbette göstermez hatta tersini kanıtlar ama birilerine dokunmuş olmak hiç de fena bir şey değil, üstellik yaptığım hiçbir şeyden pişman değilken.
hayır benim kimsenin bilmediğini düşündüğüm şeyleri onyüzbinmilyon insanın bilip bir de konuşması korkutmadı değil ama asıl olay bence benim açımdan olay niteliği bile taşımayan şeylerin herkes tarafından konuşulmaya layık bulunması.
bu da böyle bir yazı.
hayır benim kimsenin bilmediğini düşündüğüm şeyleri onyüzbinmilyon insanın bilip bir de konuşması korkutmadı değil ama asıl olay bence benim açımdan olay niteliği bile taşımayan şeylerin herkes tarafından konuşulmaya layık bulunması.
bu da böyle bir yazı.
9 Ekim 2010 Cumartesi
gerard buttler phantommuş!
benim baleye gitmediğim sene balede çok acayip şeyler olmuş. bugün hoca
LAME DUCK!
diye bağrdı mesela. ben ha ne oha yeni bi hareket mi o ahaha falan derken içimden herkes sorgusuz sualsiz köşeye geçip harekete başlamıştı. baktım anladım yaptım tabii de, lame duck ya. bale yapıyoruz, hani 15.yy'da fransa'da kral louis tarafından temelleri atılmış, 17. yy'da rusya'ya gelmesiyle gelişimi büyük hız kazanıp gelişmiş sanat dalı, bale. sen kalk hareketin ismini lame duck koy, bu ne laubalilik demezler mi..
yalnız hareket hakkaten paytak ördek yürüyüşüne benziyor iyi bulmuşlar haklarını yemeyeyim.
LAME DUCK!
diye bağrdı mesela. ben ha ne oha yeni bi hareket mi o ahaha falan derken içimden herkes sorgusuz sualsiz köşeye geçip harekete başlamıştı. baktım anladım yaptım tabii de, lame duck ya. bale yapıyoruz, hani 15.yy'da fransa'da kral louis tarafından temelleri atılmış, 17. yy'da rusya'ya gelmesiyle gelişimi büyük hız kazanıp gelişmiş sanat dalı, bale. sen kalk hareketin ismini lame duck koy, bu ne laubalilik demezler mi..
yalnız hareket hakkaten paytak ördek yürüyüşüne benziyor iyi bulmuşlar haklarını yemeyeyim.
5 Ekim 2010 Salı
piyano dersi
beni tanıyanlar, yani aslında yeterince iyi tanıyanlar nasıl bir hayvan müptelası olduğumu bilirler. işte bu nedenle geçen gün arkadaşımın "ya ben bi hafta tatile gidiyorum evim okuluna yakın altında araba var hergün bi gelsen gezdirsen şu yavrucağı?" teklifine pek sıcak baktım.
lakin, benim derslerim çok düzensiz, 12.30da biten gün de var 19.30da biten de. bunu arkadaşıma dedim. dedim bak dedim böyle böyle dedim hayvan sıçmasın oraya buraya dedim, yok dedi bir şey olmaz dedi. eyi madem dedim ben de.
neyse ki bugün prob recitim (oraya da gelicem) yarım saat erken bitti, koştur koştur eve gittim, meğer şekerpınar yolunda korkunç bi trafik varmış. hiç bir işe yaramadı erken bitmesi haliyle. bir girdim ki eve hayvandan bir sesler geliyor ne siz sorun ne ben söyleyeyim. bayağı acı çekiyor çok belli halinden. bir hışım iki poşet aldım tasmasını taktım kapıyı çektim. dobi koşuyor ve koşuyorum.
koridor bitince hayvan yolu bildiğinden sola döndü. bilmediği şey ise tam o sırada apartmana giren 2 çocuklu bir çift anne babanın bunu bilmediğiydi. insanlar son hız üstlerine koşan 50 kiloluk bir golden, arkasında da anca o kadar kilosuyla koşan bir sahip gördüklerinde dehşet panik oldular, çocuklar ayrı taraflara dağıldı baba hangisinin arkasından gideceğine karar veremedi ben de "TUTUYORUM TUTUYORUM" diye bağırırken dobinin ısrarla üstüne koştuğu anneyle göz göze geldim. anne, proj102 hocamdı. sonrası işte hüzünlere gark falan.
prob asistanım bugün "değil mi? KEY?" dedi.
edit: nesini anlamadınız arkadaşım? o kutuyu oraya ben iç dünyamı anlatınca ney? diyesiniz diye koyduk bak ne güzel hikaye anlatmışım nesini anlamadın..
lakin, benim derslerim çok düzensiz, 12.30da biten gün de var 19.30da biten de. bunu arkadaşıma dedim. dedim bak dedim böyle böyle dedim hayvan sıçmasın oraya buraya dedim, yok dedi bir şey olmaz dedi. eyi madem dedim ben de.
neyse ki bugün prob recitim (oraya da gelicem) yarım saat erken bitti, koştur koştur eve gittim, meğer şekerpınar yolunda korkunç bi trafik varmış. hiç bir işe yaramadı erken bitmesi haliyle. bir girdim ki eve hayvandan bir sesler geliyor ne siz sorun ne ben söyleyeyim. bayağı acı çekiyor çok belli halinden. bir hışım iki poşet aldım tasmasını taktım kapıyı çektim. dobi koşuyor ve koşuyorum.
koridor bitince hayvan yolu bildiğinden sola döndü. bilmediği şey ise tam o sırada apartmana giren 2 çocuklu bir çift anne babanın bunu bilmediğiydi. insanlar son hız üstlerine koşan 50 kiloluk bir golden, arkasında da anca o kadar kilosuyla koşan bir sahip gördüklerinde dehşet panik oldular, çocuklar ayrı taraflara dağıldı baba hangisinin arkasından gideceğine karar veremedi ben de "TUTUYORUM TUTUYORUM" diye bağırırken dobinin ısrarla üstüne koştuğu anneyle göz göze geldim. anne, proj102 hocamdı. sonrası işte hüzünlere gark falan.
prob asistanım bugün "değil mi? KEY?" dedi.
edit: nesini anlamadınız arkadaşım? o kutuyu oraya ben iç dünyamı anlatınca ney? diyesiniz diye koyduk bak ne güzel hikaye anlatmışım nesini anlamadın..
2 Ekim 2010 Cumartesi
John de Ha
ben bu dönem prob alıyorum, geçen çarşamba da ilk recit'ine girdim, asistan geldi, merhaba dedi, benim adım can d.eha.
"anam" dedim. "nerden hatırlıyorum nerden hatırlıyorum nerden hatırlıyorum aaagh"
bir 5 dakika sonra nereden hatırladığımı hatırladım. tam 5 yıl önce okuduğum bir blogdan. e ama yuh.
daha sonraki 10 dakika "ne yazıyodu hakkında ne yazıyodu hakkında ne yazıyodu hakkında" diye düşünürken, bir yandan da dersi dinlemeye çalıştığım için, bir şeyler gelir gibi oldu. adam dakikada ortalama 13 kere "KEY?" diyordu, dersi türkçe anlatıyor ama şöyle şeyler diyordu: "tamam o zaman sıralı dizildiği için, KEY?, beş faktöriyel bölü KEY? üç faktöriyel çarpı iki faktöriyel KEY?" bir ara dakika tutup kaç kere dediğini sayayım dedim ama sonra daha ilk ders sonra sıkılınca yaparım diye vazgeçtim. sanırım bununla ilgili bir şeyler okumuştum 4 sene önce dedim kendi kendime de.
bugün bunlar geldi aklıma, aradım o blogu buldum, okudum. o kadar şaşırdım ki sonra. can d.eha o zamanlar "deĞil mi?" diyormuş milyonlarca kez. değilmi'den okay'e terfi etmiş yıllar içinde, bence iyi de olmuş yani, değilmi çok uzun sonuçta. değil mi? ama huylunun huyundan vazgeçmemiş olması, 5 yılda bir şeylerin değişip çok şeylerin değişmemesi...
sabancı öyle bir yer ki, sanki gerçekten kalmış öyle, oturmuş durmuş. 5 senedir hocalardan tut (taralp, alpay, koçak, güneri...) çözüm merkezine, bok heykelinden sgm'ye, müzikus'a tsm'ye korosu'ya, kitaplar bazen değişse de taaşşuk-u talat ve fitnat'ın hep kalmasına, confes'e, nebliim şu an hayatımda olan, hayatımda olmasından çok mutluluk duyduğum, su tanıtımında bir kadının kalkıp "ayy seni seçmeleri bu işe şahane olmuş ne çok seviyorsun okulunu" deyip sarılıp öpen annenin dediklerinin haklı olduğunu bildiğim her şeye, bundan 10 yıl önce de birilerine aynı duyguları yaşattığını, 10 yıl sonra da yaşatacağını bilmeme, teşekkürler, büyüyorum sizinle.
eski blog yazarı, nasıl sevindim yazdıklarını bir de buradayken okuyunca. çünkü ben 9. sınıftan beri sabancı'da olmak istiyordum. genelde çok istenilip beklenilip de kavuşulan aşklar hep baş yarar. benimki hiç öyle olmadı. ve şimdi çok unutmuş olduğum, o zamanlar okuyup da iç geçirdiğim şeyleri biraz daha anlayarak okumak iyi geldi. birileri blogunu 5 sene önce okuyordu ve sen o insanı hiç tanımıyordun, 5 sene sonra o insan sen koroda şarkı söylerken fotoğrafını çekiyor, senin bir zamanlar yazdığın okul dergisinde yazıyor. bloglar en az günlükler kadar büyülü. bir de seninkiyle çok yakın bir temadan ilerlediğimden sebep, bir 5 yıl sonra da belki başka bir ben çıkar bana.
hepsini okuyamadım bugün ama oturup okuduklarımdan diyecek bir çift lafım var, bilmiyorum hatırlıyor musun kendi yazdıklarını ama:
öncelikle koçak'ın "adam ş ve s leri karıştırıyor!!" tespitini ben de bir amfide "sinaşi" dediğinde yapmıştım, hem de önce ş'leri söyleyemediğini sanarak :) ama tavuk demiyor artık sanırım hiç dikkatimi çekmedi 2 dönem.
ayrıca ben de "odamda çekirge vaaar" diye çözüm merkezini aramıştım, kurbağa daha fenaymış..
neyse yani balkabaa, teşekkürler :)
bunlar da yazıyı güçlendirecek supplementary readingler:
bir
iki
üç
"anam" dedim. "nerden hatırlıyorum nerden hatırlıyorum nerden hatırlıyorum aaagh"
bir 5 dakika sonra nereden hatırladığımı hatırladım. tam 5 yıl önce okuduğum bir blogdan. e ama yuh.
daha sonraki 10 dakika "ne yazıyodu hakkında ne yazıyodu hakkında ne yazıyodu hakkında" diye düşünürken, bir yandan da dersi dinlemeye çalıştığım için, bir şeyler gelir gibi oldu. adam dakikada ortalama 13 kere "KEY?" diyordu, dersi türkçe anlatıyor ama şöyle şeyler diyordu: "tamam o zaman sıralı dizildiği için, KEY?, beş faktöriyel bölü KEY? üç faktöriyel çarpı iki faktöriyel KEY?" bir ara dakika tutup kaç kere dediğini sayayım dedim ama sonra daha ilk ders sonra sıkılınca yaparım diye vazgeçtim. sanırım bununla ilgili bir şeyler okumuştum 4 sene önce dedim kendi kendime de.
bugün bunlar geldi aklıma, aradım o blogu buldum, okudum. o kadar şaşırdım ki sonra. can d.eha o zamanlar "deĞil mi?" diyormuş milyonlarca kez. değilmi'den okay'e terfi etmiş yıllar içinde, bence iyi de olmuş yani, değilmi çok uzun sonuçta. değil mi? ama huylunun huyundan vazgeçmemiş olması, 5 yılda bir şeylerin değişip çok şeylerin değişmemesi...
sabancı öyle bir yer ki, sanki gerçekten kalmış öyle, oturmuş durmuş. 5 senedir hocalardan tut (taralp, alpay, koçak, güneri...) çözüm merkezine, bok heykelinden sgm'ye, müzikus'a tsm'ye korosu'ya, kitaplar bazen değişse de taaşşuk-u talat ve fitnat'ın hep kalmasına, confes'e, nebliim şu an hayatımda olan, hayatımda olmasından çok mutluluk duyduğum, su tanıtımında bir kadının kalkıp "ayy seni seçmeleri bu işe şahane olmuş ne çok seviyorsun okulunu" deyip sarılıp öpen annenin dediklerinin haklı olduğunu bildiğim her şeye, bundan 10 yıl önce de birilerine aynı duyguları yaşattığını, 10 yıl sonra da yaşatacağını bilmeme, teşekkürler, büyüyorum sizinle.
eski blog yazarı, nasıl sevindim yazdıklarını bir de buradayken okuyunca. çünkü ben 9. sınıftan beri sabancı'da olmak istiyordum. genelde çok istenilip beklenilip de kavuşulan aşklar hep baş yarar. benimki hiç öyle olmadı. ve şimdi çok unutmuş olduğum, o zamanlar okuyup da iç geçirdiğim şeyleri biraz daha anlayarak okumak iyi geldi. birileri blogunu 5 sene önce okuyordu ve sen o insanı hiç tanımıyordun, 5 sene sonra o insan sen koroda şarkı söylerken fotoğrafını çekiyor, senin bir zamanlar yazdığın okul dergisinde yazıyor. bloglar en az günlükler kadar büyülü. bir de seninkiyle çok yakın bir temadan ilerlediğimden sebep, bir 5 yıl sonra da belki başka bir ben çıkar bana.
hepsini okuyamadım bugün ama oturup okuduklarımdan diyecek bir çift lafım var, bilmiyorum hatırlıyor musun kendi yazdıklarını ama:
öncelikle koçak'ın "adam ş ve s leri karıştırıyor!!" tespitini ben de bir amfide "sinaşi" dediğinde yapmıştım, hem de önce ş'leri söyleyemediğini sanarak :) ama tavuk demiyor artık sanırım hiç dikkatimi çekmedi 2 dönem.
ayrıca ben de "odamda çekirge vaaar" diye çözüm merkezini aramıştım, kurbağa daha fenaymış..
neyse yani balkabaa, teşekkürler :)
bunlar da yazıyı güçlendirecek supplementary readingler:
bir
iki
üç
aft
çok çok suçlu hissediyorum kendimi zira akşamdan kalma olduğum için bugün sabah 9'da olan baleyi ekmek zorunda kaldım. gerçi aslında kendimi kandırmışım saat 1'de dolmuşa binerken 7.30'da kalkabileceğimi düşünerek yani aslında biliyormuşum bile ama öf napalım öyle oldu işte.
gelecek sene haziranda 4 sene aradan sonra tekrar akm'ye çıkacağım. geçen sene ara verdiğimi ondan önceki sene de devamsızlıktan kaldığımı düşünürsek, zaten baleye hiç uygun olmayan şu vücudu akm'ye çıkarmak için çok çalışmam lazım. bir de sarhoş olup ders ekersem o iş çok pis yatar.
yani aslında benim bütün bunları buraya yazmamın nedeni: bundan sonra dersler cuma 6.30 ve cumartesi 6'da olacak. benim zaten ikisinden de çıkmam 9'u bulacağından gece yapılacak içmelere zaten katılamayacağım, e pazar da hangi dingil içmece yapar, onu geç zaten pazartesi 8.40 dersim var. yani belki bir ihtimal cumartesileri 10da katılıp 12de ayrılabilirim ama o yorgunlukla hiç geleceğimi sanmıyorum sevgili dostlarım.
ikinci dönem ise derslerden kalmasam iyi, çünkü pazar günleri günde 8 saat genel provada olacağım.
böyleyken böyle. bensiz çok sarhoş olun çok eğlenin. sonra gösterimi izlemeye gelirsiniz.
fedakarlık azizim. bir gün 24 saat bir hafta 7 gün yapacak bir şey yok.
gelecek sene haziranda 4 sene aradan sonra tekrar akm'ye çıkacağım. geçen sene ara verdiğimi ondan önceki sene de devamsızlıktan kaldığımı düşünürsek, zaten baleye hiç uygun olmayan şu vücudu akm'ye çıkarmak için çok çalışmam lazım. bir de sarhoş olup ders ekersem o iş çok pis yatar.
yani aslında benim bütün bunları buraya yazmamın nedeni: bundan sonra dersler cuma 6.30 ve cumartesi 6'da olacak. benim zaten ikisinden de çıkmam 9'u bulacağından gece yapılacak içmelere zaten katılamayacağım, e pazar da hangi dingil içmece yapar, onu geç zaten pazartesi 8.40 dersim var. yani belki bir ihtimal cumartesileri 10da katılıp 12de ayrılabilirim ama o yorgunlukla hiç geleceğimi sanmıyorum sevgili dostlarım.
ikinci dönem ise derslerden kalmasam iyi, çünkü pazar günleri günde 8 saat genel provada olacağım.
böyleyken böyle. bensiz çok sarhoş olun çok eğlenin. sonra gösterimi izlemeye gelirsiniz.
fedakarlık azizim. bir gün 24 saat bir hafta 7 gün yapacak bir şey yok.
29 Eylül 2010 Çarşamba
çocuk parkı
benim yine küçük dertlerim var.
efendim bu dönem 2 tane biyoloji, 2 tane kimya, 1 matematik bir de insanlık (ahah böyle deyince de olmuyormuş) dersi alıyorum, biyoloji okuyup kimya yan dal yapacağım.
amma,
biyoloji hocalarım dünyanın en gıcık, kimya hocalarım ise dünyanın en şirin en şeker insanları. bir de saçmasapan bir şekilde biyocular erkek kimyacılar kadın. "allaam malzeme mi okusam naapsam" diye düşünmeye başladım bugünlerde. geçer sanıyorum.
matematikçi de derste ölmese bari. allahlar koruya yarabbim amin.
hum hakkında da bir şey diyeyim eksik kalmasın, abi "kelly" kadın ismi değil mi. kadın ismi bence. işte ben böyle kelly adında bir kadın beklerken 190 boylu 150 kilo bir afroamerikan sınıftan girince azıcık korktum.
bir de, biri bana neden iki senedir piyano odası görevlisi olduğumu söyleyebilir mi? çalmam etmem...
efendim bu dönem 2 tane biyoloji, 2 tane kimya, 1 matematik bir de insanlık (ahah böyle deyince de olmuyormuş) dersi alıyorum, biyoloji okuyup kimya yan dal yapacağım.
amma,
biyoloji hocalarım dünyanın en gıcık, kimya hocalarım ise dünyanın en şirin en şeker insanları. bir de saçmasapan bir şekilde biyocular erkek kimyacılar kadın. "allaam malzeme mi okusam naapsam" diye düşünmeye başladım bugünlerde. geçer sanıyorum.
matematikçi de derste ölmese bari. allahlar koruya yarabbim amin.
hum hakkında da bir şey diyeyim eksik kalmasın, abi "kelly" kadın ismi değil mi. kadın ismi bence. işte ben böyle kelly adında bir kadın beklerken 190 boylu 150 kilo bir afroamerikan sınıftan girince azıcık korktum.
bir de, biri bana neden iki senedir piyano odası görevlisi olduğumu söyleyebilir mi? çalmam etmem...
28 Eylül 2010 Salı
yuh
ben geçen hafta çok aptal bir şey yapmış, bloguma yazayım deyip de unutmuştum sonra. ahanda.
balede soyunma odasında saçma sapan konuşup ders saatinin gelmesini bekliyorduk. o sırada patiğini kaybetmiş bir arkadaş kaybolan patiği hakkında içli içli konuşuyor, bir yandan da yenisini bulamayacak olmasından çünkü ayağının 36 numara olmasından dem vuruyordu. ben de dedim ki:
- ya benim evde 36 numara bi gretsch patiğim var girmiyo ayağıma onu sana verebilirim ?!
(açıklama: grishko bir patik/pointe markasıyken gretsch bir gitar markasıdır)
çok yönlü olayım derken yönsüz olucam haberim yok.
balede soyunma odasında saçma sapan konuşup ders saatinin gelmesini bekliyorduk. o sırada patiğini kaybetmiş bir arkadaş kaybolan patiği hakkında içli içli konuşuyor, bir yandan da yenisini bulamayacak olmasından çünkü ayağının 36 numara olmasından dem vuruyordu. ben de dedim ki:
- ya benim evde 36 numara bi gretsch patiğim var girmiyo ayağıma onu sana verebilirim ?!
(açıklama: grishko bir patik/pointe markasıyken gretsch bir gitar markasıdır)
çok yönlü olayım derken yönsüz olucam haberim yok.
24 Eylül 2010 Cuma
adjust your microphone
hayatında en az bir kez toefl'a girmiş olanlar bi önceki blogun başlığını gördüklerinde bir duygu yoğunluğu yaşamışlardır bence.
hiç uzatmayacağım, toefl'a şu şarkıyı armağan ediyorum: teoman - paramparça.
telesekretere de mikrofona da konuşamıyorum evet.
hiç uzatmayacağım, toefl'a şu şarkıyı armağan ediyorum: teoman - paramparça.
telesekretere de mikrofona da konuşamıyorum evet.
23 Eylül 2010 Perşembe
describe the city you live in
şimdi biraz spoiler olucak insanların ilk tepkilerini almayı çok seviyorum bu konuda o yalan olucak ama çok kişi yok burayı takip eden diye yazıyorum çoğu da gördü zaten.
ben saçımın arkasından bi tutamı maviye boyattım. boyatmaya da devam ediyorum zira o boya 20 gün içerisinde mor-lacivert-mavi-turkuaz-yeşil/sarı-sarı gibi bir evrim geçiriyor. sarıyı görmedim henüz ama okul zamanında kuaföre gitmeye deli üşeneceğimden o tutamı nereye saklayacağımı bilemeyeceğim muhtemelen neyse konu yine bu değil te allaam resmen bilinç akışı kurbanıyım dur yeni paragraf.
hah işte o maviyi gören çok insan şu cümleyi söylüyor: "ohaa hepsini boyatsana!"
benden gelen cevap ise hep aynı: "deli derler!"
arkadaşlar, siz bana ne yapmaya çalışıyorsunuz. zaten mavi boyayı şehrin birçok kuaförünü gezip buldum, yeterince acayip yani mavi bir saç, yani çok umursadığımdan değil insanların fikirlerini, yani maviye boyattığım bir saçım olması bile sizi çok da umursamadığımı gösteriyor azbuçuk ama o kadar umursamıyor değilim yani. üstelik diyorum ki en sonunda yeşil oluyor yani benim mesela final döneminde ne hale gelebileceğimi düşünebiliyor musunuz.
5 kere yani demişim yok anlatamıyorum derdimi. bir de pembeye boyatan bile gördüm tüm saçını ama hiç maviye rastlamadım aslında çok orjinal bir insan olabilirmişim. bak böyle sokuyorsunuz aklıma sonra sizi suçlicam.
o değil de kuaförde kaşlarını boyatan kadın gördüm. türk sarışınları işlerini çok ciddiye alıyor.
sarı saç falan demişken geçen gün bir albino gördüm ve albino olduğunu 2. dakikada falan anladım, öss kitapları sizi çok mu küçümsemişim ben zamanında?
ben saçımın arkasından bi tutamı maviye boyattım. boyatmaya da devam ediyorum zira o boya 20 gün içerisinde mor-lacivert-mavi-turkuaz-yeşil/sarı-sarı gibi bir evrim geçiriyor. sarıyı görmedim henüz ama okul zamanında kuaföre gitmeye deli üşeneceğimden o tutamı nereye saklayacağımı bilemeyeceğim muhtemelen neyse konu yine bu değil te allaam resmen bilinç akışı kurbanıyım dur yeni paragraf.
hah işte o maviyi gören çok insan şu cümleyi söylüyor: "ohaa hepsini boyatsana!"
benden gelen cevap ise hep aynı: "deli derler!"
arkadaşlar, siz bana ne yapmaya çalışıyorsunuz. zaten mavi boyayı şehrin birçok kuaförünü gezip buldum, yeterince acayip yani mavi bir saç, yani çok umursadığımdan değil insanların fikirlerini, yani maviye boyattığım bir saçım olması bile sizi çok da umursamadığımı gösteriyor azbuçuk ama o kadar umursamıyor değilim yani. üstelik diyorum ki en sonunda yeşil oluyor yani benim mesela final döneminde ne hale gelebileceğimi düşünebiliyor musunuz.
5 kere yani demişim yok anlatamıyorum derdimi. bir de pembeye boyatan bile gördüm tüm saçını ama hiç maviye rastlamadım aslında çok orjinal bir insan olabilirmişim. bak böyle sokuyorsunuz aklıma sonra sizi suçlicam.
o değil de kuaförde kaşlarını boyatan kadın gördüm. türk sarışınları işlerini çok ciddiye alıyor.
sarı saç falan demişken geçen gün bir albino gördüm ve albino olduğunu 2. dakikada falan anladım, öss kitapları sizi çok mu küçümsemişim ben zamanında?
21 Eylül 2010 Salı
pre-primary
shuttle'dan da blog yazıyorum ya artık sosyal medyanın kölesiyim çok net.
ben 1 sene aradan sonra tekrar baleye başladım, ben yokken insan azlığından sınıflar birleşmiş de benden 4 yaş büyük okulun en iyi bale yapan, aynı zamanda en küçük sınıfların da öğretmenliğini yapan arkadaşlarım da bizim sınıfa gelmiş. ya da biz onların sınıfına gitmişiz bilmiyorum çok da önemli değil neden konuyu dağıtıyorsam. işte 3 derstir kızlara bakıp bakıp "vay anasını bu yaştan öğretmen oldular bak ne güzel gelecek hem asıl meslekleri olucak hem de bunu böyle götürürlerse.." diye devam eden bir sürü düşünce geçiyordu aklımdan. ama benden çok açık ara iyi oldukları için hiç hayalini bile kurmuyordum yani.
dün facebook'da olmayan vaktimi öldürürken, facebook'tan mail almadığım için hiç görmediğim bir grup davetini görüp nası sevindim. lisede 4 sene birlikte modern danslar hazırladığım ablam, yani aslında bildiğin okulda küçük sınıfların bale hocasıydı ama biz çok yakındık, benim okulumdan ayrılmış da kendine dans okulu açıyormuş. ay bir sevindim bir sevindim anlatamam, hep isterdi zaten de ayrılamazdı falan. neyse işte bugün de onu ariim iş çıkışı diye düşünürken işten çıktığımda telefonuma baktım ki o beni aramış.
hebelöy diye açtım tebrik ettim falan, neyse sonra buraları hızlı geçiyorum shuttle kalkıcak, bana küçük sınıfların asistanlığını teklif etti. bu sene bir stüdyo kiralamış orada ekimde başlayacakmış dersler, sonraki sene de bina inşaatı bitiyormuş bayağı okul olacakmış, o olmadığında dersleri yapabilecek o varken de yardım edecek asistan olur musun vaktin var mı dedi, vaktim yok ama olurum dedim. yani vaktim yok demedim korkar da başkasına teklif eder diye OLURUĞAAAM dedim hatta. çok da mutlu oldum hemen oturdum yazdım bunu. şimdi ben böyle heycanlanırım olmaz genelde böyle şeyler ama bu çok olur gibi geldi bana, hepsi de öyle gelir zaten başta. ama olsun sevincem ben. oley :)
ben 1 sene aradan sonra tekrar baleye başladım, ben yokken insan azlığından sınıflar birleşmiş de benden 4 yaş büyük okulun en iyi bale yapan, aynı zamanda en küçük sınıfların da öğretmenliğini yapan arkadaşlarım da bizim sınıfa gelmiş. ya da biz onların sınıfına gitmişiz bilmiyorum çok da önemli değil neden konuyu dağıtıyorsam. işte 3 derstir kızlara bakıp bakıp "vay anasını bu yaştan öğretmen oldular bak ne güzel gelecek hem asıl meslekleri olucak hem de bunu böyle götürürlerse.." diye devam eden bir sürü düşünce geçiyordu aklımdan. ama benden çok açık ara iyi oldukları için hiç hayalini bile kurmuyordum yani.
dün facebook'da olmayan vaktimi öldürürken, facebook'tan mail almadığım için hiç görmediğim bir grup davetini görüp nası sevindim. lisede 4 sene birlikte modern danslar hazırladığım ablam, yani aslında bildiğin okulda küçük sınıfların bale hocasıydı ama biz çok yakındık, benim okulumdan ayrılmış da kendine dans okulu açıyormuş. ay bir sevindim bir sevindim anlatamam, hep isterdi zaten de ayrılamazdı falan. neyse işte bugün de onu ariim iş çıkışı diye düşünürken işten çıktığımda telefonuma baktım ki o beni aramış.
hebelöy diye açtım tebrik ettim falan, neyse sonra buraları hızlı geçiyorum shuttle kalkıcak, bana küçük sınıfların asistanlığını teklif etti. bu sene bir stüdyo kiralamış orada ekimde başlayacakmış dersler, sonraki sene de bina inşaatı bitiyormuş bayağı okul olacakmış, o olmadığında dersleri yapabilecek o varken de yardım edecek asistan olur musun vaktin var mı dedi, vaktim yok ama olurum dedim. yani vaktim yok demedim korkar da başkasına teklif eder diye OLURUĞAAAM dedim hatta. çok da mutlu oldum hemen oturdum yazdım bunu. şimdi ben böyle heycanlanırım olmaz genelde böyle şeyler ama bu çok olur gibi geldi bana, hepsi de öyle gelir zaten başta. ama olsun sevincem ben. oley :)
18 Eylül 2010 Cumartesi
padawan
bugün tam bir kadınşöförlük yaptım. efenim araba 1 aydır bende ve damla düşse, "heh şunu şöyle bırakayım" diyerek ruhsatı anahtarı bırakıyorum masanın üstüne biniyorum paşa paşa dolmuşuma shuttle'ıma artık neyse. (burada yazar arabasının sileceklerini çalıştırmasını bilmemesini meşrulaştırmaya çalışıyor)
sabah işte bindim arabaya, buhar olmuş camlar dedim şunları bi sileyim. burada problem yok sağ çubuğu (!) kurcaladım çektim çevirdim falan ön arka cam pırıl pırıl oldu, da, pırıl pırıl olmaya devam ettiler bi süre. yok durduramıyorum. bu sırada otoparktan çıktım gidiyorum yani. ben ki araba giderken kapıları kilitleyemeyen bi insanım stresten, neyse böylece azbuçuk bi ilerleme kaydettiğimi görebiliyoruz şoförlük konusunda, araba giderken silecekler bir duruyo bi hızlanıyor falan neyse arka camı durdurdum o arada ama ön cam yok anacım durmuyor. bu sırada bağdat caddesine vardım gidiyorum tabii.

"Romantik komedi" filmini izleyenler hatırlacaklardır, orada Sedef Avcı'nın eski bi vosvosu var üstü açık, bayağı dökülüyor ama araba. İşte karakter Esra da o sıralar işlerinde çok problem yaşayan sevgilisinden yeni ayrılmış bi kadın, bir sahnede kadın böyle sinirli sinirli giderken silecekleri bozuluyor, kamera önce önden güneş ve son hız çalışan silecekleri gösteriyor ondan sonra karakterin perspektifinden. (yazar burada filmin ne kadar aklında olduğunu anlatıyor ki yolda giderken kendi kendine gülmüş olması meşrulaşsın)
neyse işte hal böyleyken benim aklıma birden bu görüntü geldi, işte üstü açık araba güneş var ama silecekler durmuyor ve bayağı içindeymişim gibi hissettim çünkü sileceklerim en yavaşta çalışıyordu ama çalışıyordu ben istemeden yani. bunun üzerine kendi kendime gülmeye başladım ama ne gülme. sinirim bozuldu kendi kendime ben gülüyorum silece
kler çalışıyor. o sırada kırmızı yanmıştı ve durmuştum, gayri ihtiyari sola baktığımda yan arabadan bi adamın da bana bakıp güldüğünü gördüm, artık battı balık yan gider selam bile verdim..
bu arada fotoğraf buliim diye google'a sedef avcı yazdım ve şöyle bir şey gördüm.. te allaam insanlar napıyosunuz.. neyse ki kadının ismi sevişmesinden sonra geliyor biyografisinden önce gelse de...
neyse gideceğim yere kadar silecekler çalışa çalışa gittim araba durunca kapandı tabii ama açınca yine başladı ben de "hıhaıhıaaa" diye her yöne çevirip çekerek buldum nası kapandığını. yukarı itsem oluyomuş aslında. artık bi dahaki sefere.
bu arada Romantik Komedi çok şahane bir filmdi ben çok gülüp çok eğlenmiştim iyi ki hatırladım bi daha izliim. tavsiye ettim gitti hatta.
sabah işte bindim arabaya, buhar olmuş camlar dedim şunları bi sileyim. burada problem yok sağ çubuğu (!) kurcaladım çektim çevirdim falan ön arka cam pırıl pırıl oldu, da, pırıl pırıl olmaya devam ettiler bi süre. yok durduramıyorum. bu sırada otoparktan çıktım gidiyorum yani. ben ki araba giderken kapıları kilitleyemeyen bi insanım stresten, neyse böylece azbuçuk bi ilerleme kaydettiğimi görebiliyoruz şoförlük konusunda, araba giderken silecekler bir duruyo bi hızlanıyor falan neyse arka camı durdurdum o arada ama ön cam yok anacım durmuyor. bu sırada bağdat caddesine vardım gidiyorum tabii.

"Romantik komedi" filmini izleyenler hatırlacaklardır, orada Sedef Avcı'nın eski bi vosvosu var üstü açık, bayağı dökülüyor ama araba. İşte karakter Esra da o sıralar işlerinde çok problem yaşayan sevgilisinden yeni ayrılmış bi kadın, bir sahnede kadın böyle sinirli sinirli giderken silecekleri bozuluyor, kamera önce önden güneş ve son hız çalışan silecekleri gösteriyor ondan sonra karakterin perspektifinden. (yazar burada filmin ne kadar aklında olduğunu anlatıyor ki yolda giderken kendi kendine gülmüş olması meşrulaşsın)
neyse işte hal böyleyken benim aklıma birden bu görüntü geldi, işte üstü açık araba güneş var ama silecekler durmuyor ve bayağı içindeymişim gibi hissettim çünkü sileceklerim en yavaşta çalışıyordu ama çalışıyordu ben istemeden yani. bunun üzerine kendi kendime gülmeye başladım ama ne gülme. sinirim bozuldu kendi kendime ben gülüyorum silece
kler çalışıyor. o sırada kırmızı yanmıştı ve durmuştum, gayri ihtiyari sola baktığımda yan arabadan bi adamın da bana bakıp güldüğünü gördüm, artık battı balık yan gider selam bile verdim..bu arada fotoğraf buliim diye google'a sedef avcı yazdım ve şöyle bir şey gördüm.. te allaam insanlar napıyosunuz.. neyse ki kadının ismi sevişmesinden sonra geliyor biyografisinden önce gelse de...
neyse gideceğim yere kadar silecekler çalışa çalışa gittim araba durunca kapandı tabii ama açınca yine başladı ben de "hıhaıhıaaa" diye her yöne çevirip çekerek buldum nası kapandığını. yukarı itsem oluyomuş aslında. artık bi dahaki sefere.
bu arada Romantik Komedi çok şahane bir filmdi ben çok gülüp çok eğlenmiştim iyi ki hatırladım bi daha izliim. tavsiye ettim gitti hatta.
17 Eylül 2010 Cuma
deniz
bu çok eski bi konuşmaydı ama bugün yine aklıma geldi yazayım komik çünkü.
b: bak o kadar biliyosun sen bu işleri, kulaklıkların neden önce bası patlıyo yap bakiim bilimsel açıklamasını.
m: şimdi ben sana bunu açıklasam da kulaklıkların önce bası patlamaya devam edecek, açıklamasam da. o yüzden gerek yok bence.
b: hms.
bir şeyi bilmediğini daha güzel kapayan başka insan yok, iddialı bu konuda.
b: bak o kadar biliyosun sen bu işleri, kulaklıkların neden önce bası patlıyo yap bakiim bilimsel açıklamasını.
m: şimdi ben sana bunu açıklasam da kulaklıkların önce bası patlamaya devam edecek, açıklamasam da. o yüzden gerek yok bence.
b: hms.
bir şeyi bilmediğini daha güzel kapayan başka insan yok, iddialı bu konuda.
ruhikizimibuldum
b: ben
B: bas hocam <3
b: ya bence arabada sürücü koltuğu en ortada olmalı, yani ben tabii ki zor kontrol ederim benden o kadar uzakta olan bir aynayı..
B: dimi evet! ben zaten motordan sonra yanımda bişi olmasını çok yadırgıyorum. kimse olmasın orda yani sevmiyorum.
b: yani bence de ince olsun ama eğer illa birileri oturucaksa öne, sürücüyü ortaya alsınlar ben o aynayı kurtarıcam diye çok yoruluyorum..
B: e tamam işte go-kartta şahane. bak illa birini koyacaksan arkaya tam sürücünün arkasına koyabilirsin ama ince olucak yine. ahah arkaya 3 kişi sıra sıra..
b: ehuhe körük falan!
B: eheh dimi! ama sadece kullanıcaksan açılıcak onlar yoksa uzar gereksiz yer işgal eder.
b: bak çok ayna dedim ama bi de diyorum ki aynalar kesinlikle diğer tarafa kapanmalı, yani ben şimdi birinin aynasına vurursam benimki maksimum kapanır ama çarptığımınki kırılabilir. bence benimki kırılsın çarptığımınki kapansın ki adamla uğraşmiim.
B: aa evet çok mantıklı, bak bunu düşüniim bi ben. alla alla böle şeyleri bi ben düşünürüm sanıyodum. millet acayip acayip bakıyo çünkü ben böyle konuşunca..
b: bana da :(
B: bas hocam <3
b: ya bence arabada sürücü koltuğu en ortada olmalı, yani ben tabii ki zor kontrol ederim benden o kadar uzakta olan bir aynayı..
B: dimi evet! ben zaten motordan sonra yanımda bişi olmasını çok yadırgıyorum. kimse olmasın orda yani sevmiyorum.
b: yani bence de ince olsun ama eğer illa birileri oturucaksa öne, sürücüyü ortaya alsınlar ben o aynayı kurtarıcam diye çok yoruluyorum..
B: e tamam işte go-kartta şahane. bak illa birini koyacaksan arkaya tam sürücünün arkasına koyabilirsin ama ince olucak yine. ahah arkaya 3 kişi sıra sıra..
b: ehuhe körük falan!
B: eheh dimi! ama sadece kullanıcaksan açılıcak onlar yoksa uzar gereksiz yer işgal eder.
b: bak çok ayna dedim ama bi de diyorum ki aynalar kesinlikle diğer tarafa kapanmalı, yani ben şimdi birinin aynasına vurursam benimki maksimum kapanır ama çarptığımınki kırılabilir. bence benimki kırılsın çarptığımınki kapansın ki adamla uğraşmiim.
B: aa evet çok mantıklı, bak bunu düşüniim bi ben. alla alla böle şeyleri bi ben düşünürüm sanıyodum. millet acayip acayip bakıyo çünkü ben böyle konuşunca..
b: bana da :(
15 Eylül 2010 Çarşamba
platform
çok kötü durumdayım şu an ama bunları yazmazsam kesin unutucam o yüzden hadi bakalım.
sabancı yakında "burcu tamam tüm okul paranı vericez nolur çalışma burslarından uzak dur artık" diyecek bana, ic'de çalışmaya başladım.
çalışma bursu iş ilanında yapılacak iş: nadide eserlerin teknolojik alana aktarılması ve gerekli yetilerde scanner kullanmak yazınca olay aslen bayağı self explanatory oluyor ama bence çok önemli bir yetiyi unutmuşlar: ARAPÇA BİLMEK. olum 1889 basımı 750 sayfalık arapça sözlüğü tersten taramak nedir bilir misin. hiyeroglif gibi geliyo bana harflar sayılar, bi kafam karışsa yandım sayfaları birbirinden ayırt etmek imkansız. neyse ki bitti. adam daha sonra "sana süper bi kitap vericem şimdi" dedi, 2 günlük tanıdığım adama "bir tek dileğim var, latin alfabesi olsun lüüğğtfeeğğn" dedim. cevaben "eheh dikkat et de bunu da tersten tarama kafam karışır falan" dedi. yarın da 1832 basımı ingilizce bir roman tarıyor olacağım...
biri bana "çayı nasıl içersin" diye sordu. kendisini daha iyi tanıyor olsaydım "ehuhe orta" derdim heralde.
unutmiim de bir ara kağıt kesiğiyle ilgili bir öykü yazayım. nasıl derin bir acıdır... ulan arapça sözlük.
16 yıldır bale yapıyorum, hiç bir dansçının kulise bayağı kolu olan bi kapıyı açarak girdiğini görmemiştim bu akşama kadar. üsküdar tekel sahnesi, naapıyosun?
bu arada yine iş depresyonuna girdim, bir de 1 hafta sürecek dans festivali için nerdeyse her akşama biletim var, eve 10.30dan erken gelmiyorum. okul açılsa ya.
sabancı yakında "burcu tamam tüm okul paranı vericez nolur çalışma burslarından uzak dur artık" diyecek bana, ic'de çalışmaya başladım.
çalışma bursu iş ilanında yapılacak iş: nadide eserlerin teknolojik alana aktarılması ve gerekli yetilerde scanner kullanmak yazınca olay aslen bayağı self explanatory oluyor ama bence çok önemli bir yetiyi unutmuşlar: ARAPÇA BİLMEK. olum 1889 basımı 750 sayfalık arapça sözlüğü tersten taramak nedir bilir misin. hiyeroglif gibi geliyo bana harflar sayılar, bi kafam karışsa yandım sayfaları birbirinden ayırt etmek imkansız. neyse ki bitti. adam daha sonra "sana süper bi kitap vericem şimdi" dedi, 2 günlük tanıdığım adama "bir tek dileğim var, latin alfabesi olsun lüüğğtfeeğğn" dedim. cevaben "eheh dikkat et de bunu da tersten tarama kafam karışır falan" dedi. yarın da 1832 basımı ingilizce bir roman tarıyor olacağım...
biri bana "çayı nasıl içersin" diye sordu. kendisini daha iyi tanıyor olsaydım "ehuhe orta" derdim heralde.
unutmiim de bir ara kağıt kesiğiyle ilgili bir öykü yazayım. nasıl derin bir acıdır... ulan arapça sözlük.
16 yıldır bale yapıyorum, hiç bir dansçının kulise bayağı kolu olan bi kapıyı açarak girdiğini görmemiştim bu akşama kadar. üsküdar tekel sahnesi, naapıyosun?
bu arada yine iş depresyonuna girdim, bir de 1 hafta sürecek dans festivali için nerdeyse her akşama biletim var, eve 10.30dan erken gelmiyorum. okul açılsa ya.
13 Eylül 2010 Pazartesi
bugün
resmine dokundum ben..
yok dur o değildi.
ilk defa oy kullandım.
kendime her günkünden biraz daha fazla zarar verdim.
ilk defa bir dünya basketbol şampiyonası finali seyrettim.
50lik birayla sarhoş oldum.
allığımı tuvaletin içine düşürdüm ve refleks olarak o saniye içinde elimi sokup aldım.
"bir ağaç devrilse ama kimse görmese o ağaç devrilmiş midir" dedim.
caddede 4 saat arayla önce evet, sonra türk bayrağını bağırarak ve kornalarla sallayan insanlar gördüm.
doğum günü hediyesi olarak çikolata aldım.
ojelerimi sildim.
babam "artık arkamdan yürüyceksiniz eheh" dedi annemle bana.
karanlıkta yürürken "korkuyorsan şarkı söyle" diye mırıldandım.
bineceğim uçak 2.5 saat rötar yaptı.
uzun zamandır ilk defa uzun pijama giydim.
çok üzüldüm. çok çok üzüldüm. yine de unuttum 10 dakika sonra. geçiyor benim hüzünlerim hemen.
umarım bu tarih... ya da dur neyse...
yok dur o değildi.
ilk defa oy kullandım.
kendime her günkünden biraz daha fazla zarar verdim.
ilk defa bir dünya basketbol şampiyonası finali seyrettim.
50lik birayla sarhoş oldum.
allığımı tuvaletin içine düşürdüm ve refleks olarak o saniye içinde elimi sokup aldım.
"bir ağaç devrilse ama kimse görmese o ağaç devrilmiş midir" dedim.
caddede 4 saat arayla önce evet, sonra türk bayrağını bağırarak ve kornalarla sallayan insanlar gördüm.
doğum günü hediyesi olarak çikolata aldım.
ojelerimi sildim.
babam "artık arkamdan yürüyceksiniz eheh" dedi annemle bana.
karanlıkta yürürken "korkuyorsan şarkı söyle" diye mırıldandım.
bineceğim uçak 2.5 saat rötar yaptı.
uzun zamandır ilk defa uzun pijama giydim.
çok üzüldüm. çok çok üzüldüm. yine de unuttum 10 dakika sonra. geçiyor benim hüzünlerim hemen.
umarım bu tarih... ya da dur neyse...
12 Eylül 2010 Pazar
oha dev adam
söylemek istediğim, aklımda olan çok şey var ama toparlayamayabilirim, deneyeceğim ama.
saat 7den beri yarım saatlik bir yemek arasıyla maç izliyoruz babamla. önce fb-kayseri henzimeti yaşadıktan sonra türkiye-sırbistan basket maçı da maç boyunca geriden gelince zavallı babam hakkında çok endişelendim. neyse ki fazla mutlu şu anda. yine de gece yoklamaya devam edeceğim.
şurada dediğim gibi, insanlar nası boş konuşuyor. tatilde olduğumdan mütevellit lobide izledik basket maçını, arkamdaki adam susmadan, gerçekten susmadan maçı yorumladı 2 saat boyunca. yorumları tahmin edebiliyorsunuzdur, arada 3 sayı fark varsa, "hadi bi üçlük!" veya işte biri üçlük kaçırırsa "senin oralarda işin ne" gibi şeylerdi ve bazen kendini o kadar şahane ele verdi ki, bey gerçekten ilk defa basket maçı izliyordu. şimdi kazandığımız için kendisine sinirim büyük ölçüde geçti ama kaybetseydik bu blogu ona adardım tahminen.
sırbistanı tutan ve bunu saklamayan ruslar, ne güzel kayboldunuz son dakikalarda.
turnuvayı izlemeye fransa maçıyla başladım bazı geçerli sebeplerden dolayı
mesela şunun gibi ama başladığımdan beri bir adama hasta oldum ne yaparsa yapsın, kerem tunçeri. bir kere o reklam nasıl şirin bir reklamdır, "e bu şampiyona biz oynayalım, sonrakilerde siz oynarsınız" daha nasıl güzel söylenir. az dalga geçmedim gerçi "istiklal marşı sırasında tüm oyuncuları kamera sırayla alırken kerem için aşağı iniyor kehkeh" diye ama 1.90 olduğunu öğrenince sustum nerden baksan adam benden 1.5 kafa uzun. neyse yani bugün son hareketinden sonra da mantıklı bir insan olduğumu, yok canım her zaman değil işte arada tutuyor, farkettim. aslan.
mesela şunun gibi ama başladığımdan beri bir adama hasta oldum ne yaparsa yapsın, kerem tunçeri. bir kere o reklam nasıl şirin bir reklamdır, "e bu şampiyona biz oynayalım, sonrakilerde siz oynarsınız" daha nasıl güzel söylenir. az dalga geçmedim gerçi "istiklal marşı sırasında tüm oyuncuları kamera sırayla alırken kerem için aşağı iniyor kehkeh" diye ama 1.90 olduğunu öğrenince sustum nerden baksan adam benden 1.5 kafa uzun. neyse yani bugün son hareketinden sonra da mantıklı bir insan olduğumu, yok canım her zaman değil işte arada tutuyor, farkettim. aslan.ahah bu arada son linkimde avrupa şampiyonasındaki sırbistan maçı var yıhyıh.
o değil de, maçtan sonra röportajları izleyenlere gelsin bu, bizim adamlar da ne zevksizmiş arkadaşım, hakkaten kerem dışında güzel karısı olan milli yok. hido'nun karısı da tüm antipatiyi toplamıştır muhtemelen sevsinler nba'ini. o değil de, sine büyüka neden ezildi büzüldü eşlerin isimlerini söyleyemedi diye anlamadım ne zorunluluğu var ki, karısı yani ne gerek de var üstelik. bu da böyle.
son olarak, biz salak gibi sevindik takla falan attık kerem'in basketinden sonra, napalım reklama girdi duymadık ki 50 saniyeyi. reklam bitip de oyunun bitmediğini görmemizle south park karakterleri gibi çöktük anında. bir de son izlediğim kadarıyla murat murathanoğlu en az saniyede en fazla kerem tunçeri deme rekorunu kırmıış olmalı. adamın infinite loop'u ihsan bayülken'in "hakem daha maçı bitirmedi" demesiyle error verdi.
en iyi ekşisözlük başlıkları: 12 dev adama veriyoruz zirvesi, maddi manevi laylaylaylaylaaay ooo türkiyeee, kerem tunçeri kerem tunçeri kerem tunçeri kerem.
oh.
10 Eylül 2010 Cuma
rusça küfür de biliyodum da unuttum
da.
benim ikametgahım belirli bir nedenden ötürü antalya'da, malum 12sinde de referandum var hayatımın ilk oyunu vereceğim, ailecek dedik 10u sabahından gidelim bir otele yerleşelim tatilimizi yapalım, 12si sabahı ben oy vereyim öğlen uçağıyla da dönelim istanbul'a annem babam versin. buradan bakınca şahane bir plana benziyor.
yalnız bir kere ben ıslanmayı sevmiyorum, bunun yanında tuzlu veya klorlu ıslanmayı hiç sevmiyorum. bu nedendendir ki tatil denilen şey ızdıraba dönüşmeye çok müsait bünyemde.
bu yaz bir diğer tatilim yine annem ve babamla birlikte olmak üzere 3 günlük bir kıbrıs tatiliydi, hiç güneşe çıkmadan kıpkırmızı yanmayı başarmış ve hayattan nefret eder durumda evime bir daha tatil yapmayacağıma dair yeminler ederek dönmüştüm. şimdi nasıl tiksiniyosunuzdur benden sevgili tatil yapmayanlar; ama yaz benim mevsimim değil ne yazık ki, bana çenem titreyerek dünyayı dolaştırabilirsiniz hem hareket ettikçe ısınırım ama hava 30 dereceyi geçtiğinde havuz kenarını bırak yemeğe gidecek mecalim olmuyor, yapacak bir şey yok. bu sefer de hayata biraz tutunabilmek için annemin netbookunu aldım yanıma, yararı olmuyor değil. yine de o kadar mutsuzum ki şu an.
öncelikle deniz kenarında kafam güneşe çıkmış, tam kıçımda rus bir erkek bikbik konuşurken lenslerim gözlerime yapışmış bir vaziyette uyandım bir saat kadar önce, şu cümle yeterli aslında benim için iğrenç bir gün geçirmiş olmamı kanıtlamaya. ha yok, rus erkek 60 yaşında falandı.
herkes kıçkıça denizin kenarında yatıyor, bağıran çocuklar çıplak kadınlar allahım kabus gibi. ve hani kumsalda biraz uzak olur şezlonglar birbirlerinden falan ama yok bayağı balık istifi burası herkes kardeş kardeş yatıyor. üstelik kumsal bile değil yer kafam boyutlarında taşlardan oluşuyor. eeğh diyip odaya gitmeye karar verdim.
geldim lenslerimi çıkardım, resepsiyonistin "mini barda su hariç her şey ücretli" cümlesi geldi aklıma ama o da ne, mini barda su yok. telefonun her yerine de 4444 tek numara hebelöy falan yazmışlar aradım rus bi kadın çıktı hacı su yok bizde dedim hea getiriim dedi ve işte 45 dakikadır falan bekliyorum. az önce kapı tıktıkları ve minibar! sesleri duyup heyecanlanıp kapıyı açtım ama karşı odaya güller şaraplar falan gelmiş kapadım hemen geri. oğlum su istedim ya... valla inemem yani çok uzak her yer...
yani aslında ruslara da biraz saygı göstermek lazım dün amerikayla oynadılar kolay iş değil ama açıkçası burdaki dingillerin bundan haberdar olduklarından bile çok emin olamıyorum. her yer rus ve ben şu an evimde olmak istiyorum. hebelöp gebelöp lüp.
benim ikametgahım belirli bir nedenden ötürü antalya'da, malum 12sinde de referandum var hayatımın ilk oyunu vereceğim, ailecek dedik 10u sabahından gidelim bir otele yerleşelim tatilimizi yapalım, 12si sabahı ben oy vereyim öğlen uçağıyla da dönelim istanbul'a annem babam versin. buradan bakınca şahane bir plana benziyor.
yalnız bir kere ben ıslanmayı sevmiyorum, bunun yanında tuzlu veya klorlu ıslanmayı hiç sevmiyorum. bu nedendendir ki tatil denilen şey ızdıraba dönüşmeye çok müsait bünyemde.
bu yaz bir diğer tatilim yine annem ve babamla birlikte olmak üzere 3 günlük bir kıbrıs tatiliydi, hiç güneşe çıkmadan kıpkırmızı yanmayı başarmış ve hayattan nefret eder durumda evime bir daha tatil yapmayacağıma dair yeminler ederek dönmüştüm. şimdi nasıl tiksiniyosunuzdur benden sevgili tatil yapmayanlar; ama yaz benim mevsimim değil ne yazık ki, bana çenem titreyerek dünyayı dolaştırabilirsiniz hem hareket ettikçe ısınırım ama hava 30 dereceyi geçtiğinde havuz kenarını bırak yemeğe gidecek mecalim olmuyor, yapacak bir şey yok. bu sefer de hayata biraz tutunabilmek için annemin netbookunu aldım yanıma, yararı olmuyor değil. yine de o kadar mutsuzum ki şu an.
öncelikle deniz kenarında kafam güneşe çıkmış, tam kıçımda rus bir erkek bikbik konuşurken lenslerim gözlerime yapışmış bir vaziyette uyandım bir saat kadar önce, şu cümle yeterli aslında benim için iğrenç bir gün geçirmiş olmamı kanıtlamaya. ha yok, rus erkek 60 yaşında falandı.
herkes kıçkıça denizin kenarında yatıyor, bağıran çocuklar çıplak kadınlar allahım kabus gibi. ve hani kumsalda biraz uzak olur şezlonglar birbirlerinden falan ama yok bayağı balık istifi burası herkes kardeş kardeş yatıyor. üstelik kumsal bile değil yer kafam boyutlarında taşlardan oluşuyor. eeğh diyip odaya gitmeye karar verdim.
geldim lenslerimi çıkardım, resepsiyonistin "mini barda su hariç her şey ücretli" cümlesi geldi aklıma ama o da ne, mini barda su yok. telefonun her yerine de 4444 tek numara hebelöy falan yazmışlar aradım rus bi kadın çıktı hacı su yok bizde dedim hea getiriim dedi ve işte 45 dakikadır falan bekliyorum. az önce kapı tıktıkları ve minibar! sesleri duyup heyecanlanıp kapıyı açtım ama karşı odaya güller şaraplar falan gelmiş kapadım hemen geri. oğlum su istedim ya... valla inemem yani çok uzak her yer...
yani aslında ruslara da biraz saygı göstermek lazım dün amerikayla oynadılar kolay iş değil ama açıkçası burdaki dingillerin bundan haberdar olduklarından bile çok emin olamıyorum. her yer rus ve ben şu an evimde olmak istiyorum. hebelöp gebelöp lüp.
7 Eylül 2010 Salı
"mizigis" tişörtü olsun diyorum ben
şimdiye kadar %100 turkey olan visiting chartıma france ve netherlands eklenmiş bak yine saçma sapan mutlu oldum. cemre, haluk, naber :)
5 Eylül 2010 Pazar
anlatana kadar 18 oldu :(
benim küçük mutluluklarım var. gerçi hangimizin yok ki.
bunun yanında tüm mutluluklarım küçük çünkü güzel bir şey olunca hemen olabilecek daha güzel şeyleri düşünüyorum.
dün tek başıma araba kullanmam ve hiç duyabileceğim küfür yememiş olmam (korna olarak elbette), 2 sene sonra geri başladığım bale hocamın bana "pilates falan mı yaptın arada çok az kapanmışsın" demesi, elif şafak'ın da kendi kendine konuştuğunu ve bunu fark etmediğini öğrenmem gibi şeyler bilmiyorum saçma sapan mutlu ediyor.
bunun yanında %50 burs alınca 10 dakika sonra sevinmemin durup aklıma %100 burs almadığımın gelmesi, şu an oynanan fransa-türkiye basket maçında 4. çeyrekte "yaa fark 22 sayıya indi!!" diye düşünmem nebliim böyle ders almama devam edersem değil 125, 145 krediyi 4. senemin sonunda tamamlayacak olmama rağmen çok sevdiğim ve kesin alacağım bir dersin mezuniyet kredisi sayılmadığını öğrenmem de yaşadığım en saçmasapan moral bozukluklarım.
ha bütün bunları niye anlattım, abi çok iyi oynuyoruz hiç heyecanlı değil maç sıkıldım napiim.
bunun yanında tüm mutluluklarım küçük çünkü güzel bir şey olunca hemen olabilecek daha güzel şeyleri düşünüyorum.
dün tek başıma araba kullanmam ve hiç duyabileceğim küfür yememiş olmam (korna olarak elbette), 2 sene sonra geri başladığım bale hocamın bana "pilates falan mı yaptın arada çok az kapanmışsın" demesi, elif şafak'ın da kendi kendine konuştuğunu ve bunu fark etmediğini öğrenmem gibi şeyler bilmiyorum saçma sapan mutlu ediyor.
bunun yanında %50 burs alınca 10 dakika sonra sevinmemin durup aklıma %100 burs almadığımın gelmesi, şu an oynanan fransa-türkiye basket maçında 4. çeyrekte "yaa fark 22 sayıya indi!!" diye düşünmem nebliim böyle ders almama devam edersem değil 125, 145 krediyi 4. senemin sonunda tamamlayacak olmama rağmen çok sevdiğim ve kesin alacağım bir dersin mezuniyet kredisi sayılmadığını öğrenmem de yaşadığım en saçmasapan moral bozukluklarım.
ha bütün bunları niye anlattım, abi çok iyi oynuyoruz hiç heyecanlı değil maç sıkıldım napiim.
2 Eylül 2010 Perşembe
benhabib
naber?
ben şimdi 3 gündür okulda kayıtlarda çalışıyorum, 3 tane çok sevdiğim çalışma arkadaşım 1 tane dünya tatlısı "patronum" var. çalışırken müzik dinliyoruz, birbirimize kalem atıyoruz, işte saçmasapan fıkralar anlatıp filmlerden alıntılar yapıyoruz. en son da 6 shuttle'ına binip eve geliyorum ben. allahım, iş hayatım olmasın bi 50 sene daha lütfen, amin.
yani bak ne güzel anlattım ne şahane bi işim var aslında ama eve gelmem en iyi ihtimal 7, yemek yemem 8, işte annemin eve gelmesi onunla konuşmam etmem 9. maillerime twittera facebooka ekşisözlüğe bakmam en en iyi ihtimalle 10. oğlum zaten 6da kalkıcam bundan sonra hemen yatsam ancak 8 saat uyuyacağım, e nası hayat bu be? naaptım ki ben bütün gün?
ben şimdi 3 gündür okulda kayıtlarda çalışıyorum, 3 tane çok sevdiğim çalışma arkadaşım 1 tane dünya tatlısı "patronum" var. çalışırken müzik dinliyoruz, birbirimize kalem atıyoruz, işte saçmasapan fıkralar anlatıp filmlerden alıntılar yapıyoruz. en son da 6 shuttle'ına binip eve geliyorum ben. allahım, iş hayatım olmasın bi 50 sene daha lütfen, amin.
yani bak ne güzel anlattım ne şahane bi işim var aslında ama eve gelmem en iyi ihtimal 7, yemek yemem 8, işte annemin eve gelmesi onunla konuşmam etmem 9. maillerime twittera facebooka ekşisözlüğe bakmam en en iyi ihtimalle 10. oğlum zaten 6da kalkıcam bundan sonra hemen yatsam ancak 8 saat uyuyacağım, e nası hayat bu be? naaptım ki ben bütün gün?
29 Ağustos 2010 Pazar
tamam mı :)
saat sabah 10 civarı, hayatımda ilk defa direksiyon başında birinci köprüden karşıya geçiyordum. yanımda 2 blog önce sağını solunu karıştıran amca vardı, ondan öğreniyorum. okula (orhanlı) gidip gelmişim stresimi az buçuk atmışım sabahın köründe, tam köprünün ortasındayken amca sağ işaret parmağıyla köprünün yanındaki korkulukları işaret edip,
-burada benim geçen sene yiğenim intihar etti.
dedi, gayet sakin bir ses tonuyla. aklıma başınız sağolsun cümleciği gelmedi, ısrarla istedim beynimden ama vermedi. tam geldi, aynı anda şu iki cümle yankılandı arabada,
-aaggrhh başınız sağolsun.
-hala da bulamadılar cesedi.
sonra gel de akıl sağlığın yerinde olsun...
alttaki cümleyi de birinin facebookunda gördüm çalmazsam biyerim şişerdi muhtemelen, hiç sevmem böyle ayetleri, "duanla mı yaşadım ki bedduanla öleyim" falan geliyo çünkü aklıma onları duydukça, ama bu böyle twitterlık şirin bir şey beğendim bayağı güzel tespit:
çok beklediğiniz şey tam da siz onu beklediğinizi unuttuğunuzda gerçekleşir. bu, hayatın size "sen bakarken soyunamıyorum" deme şeklidir.
bir de,
bugün yurttan çıkış yapmak için doldurduğum kağıtta "oda tel no: ......" diye bir satır vardı, allah allah dedim niye istiyolar ki çıkıyorum odadan oradan ulaşamazlar ki bana artık..
-burada benim geçen sene yiğenim intihar etti.
dedi, gayet sakin bir ses tonuyla. aklıma başınız sağolsun cümleciği gelmedi, ısrarla istedim beynimden ama vermedi. tam geldi, aynı anda şu iki cümle yankılandı arabada,
-aaggrhh başınız sağolsun.
-hala da bulamadılar cesedi.
sonra gel de akıl sağlığın yerinde olsun...
alttaki cümleyi de birinin facebookunda gördüm çalmazsam biyerim şişerdi muhtemelen, hiç sevmem böyle ayetleri, "duanla mı yaşadım ki bedduanla öleyim" falan geliyo çünkü aklıma onları duydukça, ama bu böyle twitterlık şirin bir şey beğendim bayağı güzel tespit:
çok beklediğiniz şey tam da siz onu beklediğinizi unuttuğunuzda gerçekleşir. bu, hayatın size "sen bakarken soyunamıyorum" deme şeklidir.
bir de,
bugün yurttan çıkış yapmak için doldurduğum kağıtta "oda tel no: ......" diye bir satır vardı, allah allah dedim niye istiyolar ki çıkıyorum odadan oradan ulaşamazlar ki bana artık..
69 %
bugün beşiktaş vapurundan indiğimde ve taksim dolmuşu için çok acelem olduğunda benim yaşlarımda bir çocuk tam karşımda dikilip elinde broşürlerle, birini de bana uzatarak,
- Referandumda hayır diyoruz!!
dedi, ben de,
- Ehe ben de!
dedim ve yürümeye devam ettim. Arkamdan "yarın da mitingimiz var!!" gibi bir şeyler dedi ama çok geçti.
- Referandumda hayır diyoruz!!
dedi, ben de,
- Ehe ben de!
dedim ve yürümeye devam ettim. Arkamdan "yarın da mitingimiz var!!" gibi bir şeyler dedi ama çok geçti.
25 Ağustos 2010 Çarşamba
hssktr
bugün direksiyon dersi aldığım, ilk defa tanıştığım adam şöyle başladı anlatmaya,
- şimdi bu araba otomatik, o yüzden debriyajı unut, her şeyi sol ayakla kontrol edeceksin.
yani benim bu cümlede sonradan öğrendiğim bir şey yoktu, kafa sallayarak dinledim ama demeden de edemedim,
- sağ dimi?
- hayır!! sol!!
deyip sağ bacağına iki kere vurdu.
hadi bakalım dedim ve yola devam ettik.
- şimdi bu araba otomatik, o yüzden debriyajı unut, her şeyi sol ayakla kontrol edeceksin.
yani benim bu cümlede sonradan öğrendiğim bir şey yoktu, kafa sallayarak dinledim ama demeden de edemedim,
- sağ dimi?
- hayır!! sol!!
deyip sağ bacağına iki kere vurdu.
hadi bakalım dedim ve yola devam ettik.
24 Ağustos 2010 Salı
akm yine burnumda tütüyorsun
ben şimdi yine bişiler yazıcam ama bir çok insan "çok da fifi" deyip geçicek, sonra da neden okuyucum yok diyorum al işte, neyse yani yazıyorum ben yine de bir sakıncası yoksa.
insanlara "dans" kelimesi neyi ifade ediyorsa bana onu ifade etmiyor ve çok mutluyum bu yüzden. salsa çaça baçatha falan neyse diyorum artık düşün yani, o kadar acayip danslar öğretiliyor ki baya kurslarda falan, izleyemiyorum ben onları. kordinasyon desen ortalıkta sürekli kol bacaklar var ama kordinasyon yok, kıyafetler böyle allı pullu göğüsbağır açık veya mini etekler tam dans kıyafeti olmayan şeyler yani. altına da yorumlar "ahh ne güzel, gurur duydum, süper, muhteşem" falan, allahım deliricem bi saniye kendime gelmem gerek..
biz her sene liseyle kültür kolejinin dans yarışmasına katılırdık, jüride bir türkiye'nin gelmiş geçmiş en iyi baleti, diğerleri böle televizyon ünlüsü dansçılar. çıkan grupların kostümlerinin popolarında yıldız bile gördük katıldığım 3 sene boyunca. basket topuyla çıkanlar, efendime söyleyeyim kuyruklu şeytan kostumleri... biz de hep tülden modern dans elbiseleri, modern bale yapıp alkışlanmayı beklerdik. ben hatta bir keresinde bayağı bale (hatta pas-de-deux) yaptım kimse alkışlamadı depresyona girdim. ama hep o baletin suratına bakarak yaptım tüm danslarımı ve hepsinde gözlerini üzerimde hissetmek için dansettim. hiç derece alamamış olduğumuzu söylememe gerek yoktur sanıyorum.
10. sınıfta da modern dans aktivitesine muhtemelen daha fazla maaş almak için gelmiş matematik hocası, grubun lideri olarak beni görmüş olacak, "bence dans kuralsız yapılmalı, öyle bale falan, ne bileyim.." dediğinde sanırım fazla ağzımı açıp fazla gözümü yummuş olucam ki, gelmedi kadın bir daha, uğramadı bile aktiviteye. emeğe her zaman saygım var, çok emek verilen en zor olan en iyisidir de demiyorum ama, bu işin konservatuarı varsa, eğitimine 7 yaşında başlamak geç sayılıyorsa, bale disiplindir deniyorsa bir bildikleri vardır sanıyorum. balenin katı kuralları termodinamikte yok yemin ediyorum, bir pozisyonun yalnız bir doğru hali var, estetikte mükemmellik bale, ne kadar hayatını adasan da vücudunun izin verdiği yere kadar ilerleyebiliyorsun.
en çok acı veren de neydi biliyor musun, ben salsa tango hepsini öğrendim ama baleden sonra hiçbirini doğru düzgün yapamadım. geçen gün 2 senedir salsa yapan bir arkadaşımla dans edeyim dedim, "ya sen çok kasıyosun kendini olmuyo" dedi, beni beğenmedi ve benle dans etmedi. sen kalk 15 sene haftada 6 saatten bale eğitimi al, balede en çok yapman gereken şeyi- kendini kasmayı- diğer danslarda bırakamadın diye beğenmesinler seni.
her zaman, modern candır. balenin o kasıntısını biraz yumuşatan, mesela farklı yere baktığında hata olarak almayan ama estetiğini devam ettirmeye çalışan çok bizden biri modern de, maalesef doğru düzgün yapanına veya öğretenine çok denk gelinmiyor, zaten istek de az.
elmalar ve armutlar diyerek bitirmek istiyorum bu yazıyı. aslında daha çok elmalar ve avokadolar diyebiliriz.
insanlar hayatlarını adıyorlar bu sanata, iki bacak gösterip dünyayı kurtardığınızı düşünmeyin lütfen.
insanlara "dans" kelimesi neyi ifade ediyorsa bana onu ifade etmiyor ve çok mutluyum bu yüzden. salsa çaça baçatha falan neyse diyorum artık düşün yani, o kadar acayip danslar öğretiliyor ki baya kurslarda falan, izleyemiyorum ben onları. kordinasyon desen ortalıkta sürekli kol bacaklar var ama kordinasyon yok, kıyafetler böyle allı pullu göğüsbağır açık veya mini etekler tam dans kıyafeti olmayan şeyler yani. altına da yorumlar "ahh ne güzel, gurur duydum, süper, muhteşem" falan, allahım deliricem bi saniye kendime gelmem gerek..
biz her sene liseyle kültür kolejinin dans yarışmasına katılırdık, jüride bir türkiye'nin gelmiş geçmiş en iyi baleti, diğerleri böle televizyon ünlüsü dansçılar. çıkan grupların kostümlerinin popolarında yıldız bile gördük katıldığım 3 sene boyunca. basket topuyla çıkanlar, efendime söyleyeyim kuyruklu şeytan kostumleri... biz de hep tülden modern dans elbiseleri, modern bale yapıp alkışlanmayı beklerdik. ben hatta bir keresinde bayağı bale (hatta pas-de-deux) yaptım kimse alkışlamadı depresyona girdim. ama hep o baletin suratına bakarak yaptım tüm danslarımı ve hepsinde gözlerini üzerimde hissetmek için dansettim. hiç derece alamamış olduğumuzu söylememe gerek yoktur sanıyorum.
10. sınıfta da modern dans aktivitesine muhtemelen daha fazla maaş almak için gelmiş matematik hocası, grubun lideri olarak beni görmüş olacak, "bence dans kuralsız yapılmalı, öyle bale falan, ne bileyim.." dediğinde sanırım fazla ağzımı açıp fazla gözümü yummuş olucam ki, gelmedi kadın bir daha, uğramadı bile aktiviteye. emeğe her zaman saygım var, çok emek verilen en zor olan en iyisidir de demiyorum ama, bu işin konservatuarı varsa, eğitimine 7 yaşında başlamak geç sayılıyorsa, bale disiplindir deniyorsa bir bildikleri vardır sanıyorum. balenin katı kuralları termodinamikte yok yemin ediyorum, bir pozisyonun yalnız bir doğru hali var, estetikte mükemmellik bale, ne kadar hayatını adasan da vücudunun izin verdiği yere kadar ilerleyebiliyorsun.
en çok acı veren de neydi biliyor musun, ben salsa tango hepsini öğrendim ama baleden sonra hiçbirini doğru düzgün yapamadım. geçen gün 2 senedir salsa yapan bir arkadaşımla dans edeyim dedim, "ya sen çok kasıyosun kendini olmuyo" dedi, beni beğenmedi ve benle dans etmedi. sen kalk 15 sene haftada 6 saatten bale eğitimi al, balede en çok yapman gereken şeyi- kendini kasmayı- diğer danslarda bırakamadın diye beğenmesinler seni.
her zaman, modern candır. balenin o kasıntısını biraz yumuşatan, mesela farklı yere baktığında hata olarak almayan ama estetiğini devam ettirmeye çalışan çok bizden biri modern de, maalesef doğru düzgün yapanına veya öğretenine çok denk gelinmiyor, zaten istek de az.
elmalar ve armutlar diyerek bitirmek istiyorum bu yazıyı. aslında daha çok elmalar ve avokadolar diyebiliriz.
insanlar hayatlarını adıyorlar bu sanata, iki bacak gösterip dünyayı kurtardığınızı düşünmeyin lütfen.
19 Ağustos 2010 Perşembe
stabilo
insanların benim hakkımda ne dediklerini umursamamak için çok şey yaptım ben.
biri "ama insanlar ne der" diye sorduğunda, "banane yau ne derlerse desinler" dediğimde o kadar mutlu oluyorum ki 10. gezegeni keşfetmiş kadar oluyorum öyle diyeyim yani.
kimsenin ne düşünceğini umursamadan yaşanılan hayat en mutlu hayat olabilir; çünkü düşünsene, kaç insan varsa tanıdığın, o kadar farklı düşünce var bir konu hakkında. benim bu bloga yazdığım her şey 34+ kişi tarafından, facebook'uma yazdığım her şey, koyduğum her fotoğraf 500+ kişi tarafından yorumlanabilir. interneti katmadan yazmaya başlamıştım bu yazıyı ama olay şimdi çok farklı bi boyut kazandı bir saniye nasıl devam ettirebilirim onu düşünüyorum şimdi.
bu aralar yaz dönemi olduğu için her ne kadar okulda olsam da görüştüğüm insan sayısı kış dönemine nazaran çok az, bu yüzden daha çok internet üzerinden yürüyor ilişkiler. normal dönemi ele alırsak, benim verdiğim bir karar, herkes tarafından farklı algılanabilir olduğundan dolayı kimsenin ağzına düşmemek için hiçbir şey yapmamak falan gerekiyor. herkes ne der diye yaşamak bir yerden sonra inanılmaz boğuyor çünkü.
nerden mi biliyorum? diye bi iğrençlik yapasım geldi ama yapmayacağım, ben eskiden çok çok takardım hmm şunu giysem ne derler, şuraya gitsem ne düşünürler falan diye, artık insanların gözünde çizdiğim portreyle ilgilenmediğimi farkettim. ilgilenmedikçe de daha güzel şeyler çıktığını. şimdi böyle diyince de çaktırmadan ilgileniyormuşum gibi oldu ama değil valla. yani birbirine mantıkta tutmayan şeyler yapmaktan kaçınırdım ben, insanların gözünde tek bir şey olayım diye, ama zaten biri seni nasıl görmek istersen öyle görüyor senin yaptıklarından çok da bağımsız olarak.
şimdi bütün bunlar aslında nerden aklıma geldi biliyo musun, ben bütün gün kütüphanede oturuyorum burası serin diye, odada hakkaten durulmuyo çünkü, herkes de beni bütün gün ders çalışıyo falan zannediyo ama ben bütün gün facebooktur twitterdır, yeni müzikler keşfetmektir, işte grup hayali kurmaktır, eski dans vidyolarımı izlemektir, böyle şeyler yapıyorum. sonra karşıda çalışan arkadaşım geliyo "hadi sıkılmadın mı dışarı çıkalım" diyo, ben "yok yahu ben daha başlamadım ki sıkıliim ehue" diyorum ama o bu sefer derse ara vermek istemiyorum sanıyo falan. neyse işte şimdi finalden patlayınca anlayacaklar çalışmadığımı ama problem gelmiyo bana artık yani ne düşünürseniz düşünün. zaten ineğim çalışıyorum eşek gibi normalde ama olmuyo kimi zaman da napalım o da kader kısmet falan.
biri "ama insanlar ne der" diye sorduğunda, "banane yau ne derlerse desinler" dediğimde o kadar mutlu oluyorum ki 10. gezegeni keşfetmiş kadar oluyorum öyle diyeyim yani.
kimsenin ne düşünceğini umursamadan yaşanılan hayat en mutlu hayat olabilir; çünkü düşünsene, kaç insan varsa tanıdığın, o kadar farklı düşünce var bir konu hakkında. benim bu bloga yazdığım her şey 34+ kişi tarafından, facebook'uma yazdığım her şey, koyduğum her fotoğraf 500+ kişi tarafından yorumlanabilir. interneti katmadan yazmaya başlamıştım bu yazıyı ama olay şimdi çok farklı bi boyut kazandı bir saniye nasıl devam ettirebilirim onu düşünüyorum şimdi.
bu aralar yaz dönemi olduğu için her ne kadar okulda olsam da görüştüğüm insan sayısı kış dönemine nazaran çok az, bu yüzden daha çok internet üzerinden yürüyor ilişkiler. normal dönemi ele alırsak, benim verdiğim bir karar, herkes tarafından farklı algılanabilir olduğundan dolayı kimsenin ağzına düşmemek için hiçbir şey yapmamak falan gerekiyor. herkes ne der diye yaşamak bir yerden sonra inanılmaz boğuyor çünkü.
nerden mi biliyorum? diye bi iğrençlik yapasım geldi ama yapmayacağım, ben eskiden çok çok takardım hmm şunu giysem ne derler, şuraya gitsem ne düşünürler falan diye, artık insanların gözünde çizdiğim portreyle ilgilenmediğimi farkettim. ilgilenmedikçe de daha güzel şeyler çıktığını. şimdi böyle diyince de çaktırmadan ilgileniyormuşum gibi oldu ama değil valla. yani birbirine mantıkta tutmayan şeyler yapmaktan kaçınırdım ben, insanların gözünde tek bir şey olayım diye, ama zaten biri seni nasıl görmek istersen öyle görüyor senin yaptıklarından çok da bağımsız olarak.
şimdi bütün bunlar aslında nerden aklıma geldi biliyo musun, ben bütün gün kütüphanede oturuyorum burası serin diye, odada hakkaten durulmuyo çünkü, herkes de beni bütün gün ders çalışıyo falan zannediyo ama ben bütün gün facebooktur twitterdır, yeni müzikler keşfetmektir, işte grup hayali kurmaktır, eski dans vidyolarımı izlemektir, böyle şeyler yapıyorum. sonra karşıda çalışan arkadaşım geliyo "hadi sıkılmadın mı dışarı çıkalım" diyo, ben "yok yahu ben daha başlamadım ki sıkıliim ehue" diyorum ama o bu sefer derse ara vermek istemiyorum sanıyo falan. neyse işte şimdi finalden patlayınca anlayacaklar çalışmadığımı ama problem gelmiyo bana artık yani ne düşünürseniz düşünün. zaten ineğim çalışıyorum eşek gibi normalde ama olmuyo kimi zaman da napalım o da kader kısmet falan.
16 Ağustos 2010 Pazartesi
sis
anlatacağım olay gerçek, tüm özellikler aslında başka bir şeyken başka bir şey olarak değiştirilip kullanılan özelliklerdir.
bundan 3 ay önce, farklı bir şehirde, bir şekilde tanımadığım bir kadın okulumu ve okulumun müzik kulübünde olduğumu öğrendi. okul hakkında genel bir bilgi aldıktan sonra şöyle devam etti,
"benim kızım da seninle aynı okulda, ismi selen ay, aslen van'lı, ama biz onunla 2 yıldır görüşmüyoruz, şimdi ikinci sınıfta ekonomi okuyor olmalı, tanıyor musun? Saksafon dersi alıyormuş öyle duydum, odasında çalacak değil ya devam etseydi müzik kulübünden tanırdın değil mi? dersleri nasılmış okula devam ediyor mu, numaranı alsam ben senin, öğrensen falan, olur mu? nasıl denir bilemedim başka türlü, çok merak ediyorum ama hiçbir haber alamıyorum."
hikaye gibi dinledim o gün. hiç etkilenmedim. "salak kadın, aslında zavallı" dedim, kızın ismini hayatımda bir daha duymayacağıma emindim, 3500 kişilik okul. yine de kaldı aklımda, diğer tüm özellikleriyle.
1 ay önce, "aa şöyle bir kız vardı" deyip okulun gayriresmi web sitesinden kızın ismini aradım. yapılan yorumlardan insan ve toplum dersinden tanıdığım bir arkadaşım olan merve ile yakın arkadaş olduklarını gördüm. "evet 2. sınıftaymış, ama ekonomi değil işletme okuyormuş" diye düşünüp sayfayı kapadım.
geçen gün insan ve toplum dersinden tanıdığım merve beni facebook'una eklemiş. onu eklemişken sualtı sporları kulübünden de tanıdığım, merve'nin oda arkadaşı olan selen'i de ekleyeyim dedim, soyadını bilmediğimi farkedip merve'nin arkadaşlarından "selen" olarak aradım, sonuç çıkmadı. onun yerine tüylerim ürperdi, yüksek sesle "hassiktir" dedim.
soyadını bilmediğim, bir dönem her hafta en az 1 kere birlikte sualtı sporları kulübü için buluştuğum ve çok iyi anlaştığım, konuşmalarımızın birinde saksafon dersi aldığını ama beceremediğini bana söylemiş, sualtı sporlarına van'da başladığını bildiğim (burası tutmadı ama idare edin), merve'nin arkadaşı ikinci sınıfta işletme okuyan selen... annesi benimle konuşurken bile çok iyi tanıyormuşum aslında...
farkettikten sonraki yarım saat kabus gibiydi. sanki üzerimde bir yük varmış, hiç istemeden, kandırılarak bir sorumluluk almışım gibi hissettim. karar veremiyorum da, aldım mı almadım mı. benim numaram kadında var, her an arayabilir, onun dışında kızın da annesinin uluorta kızını sorduğunu bilmesine ihtiyacı var. ama başa dönersek numaram da kadında var. henüz oturup ciddi olarak düşünmedim ne yapmam gerektiğini veya gerekmediğini ama sosyal konularda korkunç bir insanım ve farklı düşüncelere fikirlere çok açığım bu konuda. kıza söylemeli miyim, annesi yarın ararsa tanımıyormuş gibi mi davranmalıyım yoksa içini mi rahatlatmalıyım düşündükçe elim ayağım titriyor. yorum veya mail olarak dönmek isterseniz sizi sevebilirim.
bundan 3 ay önce, farklı bir şehirde, bir şekilde tanımadığım bir kadın okulumu ve okulumun müzik kulübünde olduğumu öğrendi. okul hakkında genel bir bilgi aldıktan sonra şöyle devam etti,
"benim kızım da seninle aynı okulda, ismi selen ay, aslen van'lı, ama biz onunla 2 yıldır görüşmüyoruz, şimdi ikinci sınıfta ekonomi okuyor olmalı, tanıyor musun? Saksafon dersi alıyormuş öyle duydum, odasında çalacak değil ya devam etseydi müzik kulübünden tanırdın değil mi? dersleri nasılmış okula devam ediyor mu, numaranı alsam ben senin, öğrensen falan, olur mu? nasıl denir bilemedim başka türlü, çok merak ediyorum ama hiçbir haber alamıyorum."
hikaye gibi dinledim o gün. hiç etkilenmedim. "salak kadın, aslında zavallı" dedim, kızın ismini hayatımda bir daha duymayacağıma emindim, 3500 kişilik okul. yine de kaldı aklımda, diğer tüm özellikleriyle.
1 ay önce, "aa şöyle bir kız vardı" deyip okulun gayriresmi web sitesinden kızın ismini aradım. yapılan yorumlardan insan ve toplum dersinden tanıdığım bir arkadaşım olan merve ile yakın arkadaş olduklarını gördüm. "evet 2. sınıftaymış, ama ekonomi değil işletme okuyormuş" diye düşünüp sayfayı kapadım.
geçen gün insan ve toplum dersinden tanıdığım merve beni facebook'una eklemiş. onu eklemişken sualtı sporları kulübünden de tanıdığım, merve'nin oda arkadaşı olan selen'i de ekleyeyim dedim, soyadını bilmediğimi farkedip merve'nin arkadaşlarından "selen" olarak aradım, sonuç çıkmadı. onun yerine tüylerim ürperdi, yüksek sesle "hassiktir" dedim.
soyadını bilmediğim, bir dönem her hafta en az 1 kere birlikte sualtı sporları kulübü için buluştuğum ve çok iyi anlaştığım, konuşmalarımızın birinde saksafon dersi aldığını ama beceremediğini bana söylemiş, sualtı sporlarına van'da başladığını bildiğim (burası tutmadı ama idare edin), merve'nin arkadaşı ikinci sınıfta işletme okuyan selen... annesi benimle konuşurken bile çok iyi tanıyormuşum aslında...
farkettikten sonraki yarım saat kabus gibiydi. sanki üzerimde bir yük varmış, hiç istemeden, kandırılarak bir sorumluluk almışım gibi hissettim. karar veremiyorum da, aldım mı almadım mı. benim numaram kadında var, her an arayabilir, onun dışında kızın da annesinin uluorta kızını sorduğunu bilmesine ihtiyacı var. ama başa dönersek numaram da kadında var. henüz oturup ciddi olarak düşünmedim ne yapmam gerektiğini veya gerekmediğini ama sosyal konularda korkunç bir insanım ve farklı düşüncelere fikirlere çok açığım bu konuda. kıza söylemeli miyim, annesi yarın ararsa tanımıyormuş gibi mi davranmalıyım yoksa içini mi rahatlatmalıyım düşündükçe elim ayağım titriyor. yorum veya mail olarak dönmek isterseniz sizi sevebilirim.
9 Ağustos 2010 Pazartesi
polina seminova allah mısın?
bisürü bişiden bahsedicem şimdi.
biri bana lütfen, bakın rica ediyorum lütfen MUN'in yaradığı bir iş söylesin. Saçma sapan insanların topuklu ayakkabılar ve takım elbiseler içinde alınlarından akan ter eşliğinde "i think poverty can be inhibited by governments" dan daha yaratıcı cümleler kurmadığı, akşamları içmeye gidip farklı ülkelerden sevgili edindikleri, işte nebliim birbirlerinin adlarını öğrenip ülkelerine veya okullarına döndükleri bir etkinlik bence. Dünya barışına bile katkısı olduğunu düşünmüyorum yemin ederim. Lisede sürekli "akşam 185 sayfa emyuen eseyi yazmam lazıığaaam" diyen insanlar dolaşırdı ortalıklarda. ben de 8e kadar okulda modern dansa kalırdım. neyse konu ben değilim yine de.
puCCa'nın kitabını 26 saatte falan bitirdim ama toplamda harcadığım zaman 3 saatti sanırım. benim gibi yavaş bir okura böyle bir şey yaşattığı için kendisini tebrik ediyorum buradan. çok da zevk alarak okudum, kolaydı da okuması tabii ama sesli gülerek okuduğum tespitler şahaneydi. yalnız ne kadar duyururum sesimi buradan bilmiyorum da, kitabı okuyan erkeklere söylüyorum, valla her kız evlenmek için tutuşmuyor. büyük konuşmamak gerek ama bu kızların başında ben geliyor olabilirim. o kadar boğuyor ki beni evlilik mantığının düşüncesi, anne olmanın katlanılmaz yükü. gidip gidip anneme sarılıyorum sırf bu yüzden, "nası yetiştirdin sen beni be, ben yetiştiremem kimseyi" diyorum sürekli, o da, "aman ben de torun bakamam zaten yapma çocuk mocuk" diyor, anlaşıyoruz baya. Benim yaşayacağım bir hayat, okuyacağım kitaplar, öğreneceğim programlama dilleri, keşfedeceğim proteinler, çıkacağım sahneler, çalacağım parçalar, çekeceğim fotoğraflar, besleyeceğim köpekler, bineceğim atlar, seveceğim adamlar olacak. eğer bunların bittiğine inanırsam birgün, umarım o gün hiç gelmez orası ayrı, belki çocuk yapabilirim. ama evlenmeyeceğim.
evet sapık gibi oturup bunları düşündüm puCCa'nın kitabı sonrası, karar şimdilik bu yönde.
allaaam sahneyi o kadar özledim ki. sahneye çıkıp şiir okumayı değil heralde, dans etmeyi. dün tuvalette aynanın karşısında bacaklarıma baktım, görünüşte 2 senedir bir değişime uğramadılar. arkaya attitude yapayım dedim, eskisinin yarısı kadar anca kalktı. sinirlenip elimle tuttum zorladım, 1/4 kaldı eskisine, nası acıyo şimdi sol bacağım. İnsanın kendini bildi bileli yaptığı bir şeyi terk etmesi imkansızmış, onu farkediyorum. ara verilebilirmiş, çok sıkılınabilirmiş ama bırakamazmış kesinlikle. mesela kolundan çok sıkılabilirsin bir gün ve onu kullanmaya ara verebilirsin, uyumamak isteyebilirsin birkaç saat daha ama sadece ertelersin. hayatımın bale yapmadığım zamanını hatırlamıyorsam ben, sadece ertelemişim. iyi ki ertelemişim.
bir şeyler daha vardı da, onlar da bir dahaki sefere.
biri bana lütfen, bakın rica ediyorum lütfen MUN'in yaradığı bir iş söylesin. Saçma sapan insanların topuklu ayakkabılar ve takım elbiseler içinde alınlarından akan ter eşliğinde "i think poverty can be inhibited by governments" dan daha yaratıcı cümleler kurmadığı, akşamları içmeye gidip farklı ülkelerden sevgili edindikleri, işte nebliim birbirlerinin adlarını öğrenip ülkelerine veya okullarına döndükleri bir etkinlik bence. Dünya barışına bile katkısı olduğunu düşünmüyorum yemin ederim. Lisede sürekli "akşam 185 sayfa emyuen eseyi yazmam lazıığaaam" diyen insanlar dolaşırdı ortalıklarda. ben de 8e kadar okulda modern dansa kalırdım. neyse konu ben değilim yine de.
puCCa'nın kitabını 26 saatte falan bitirdim ama toplamda harcadığım zaman 3 saatti sanırım. benim gibi yavaş bir okura böyle bir şey yaşattığı için kendisini tebrik ediyorum buradan. çok da zevk alarak okudum, kolaydı da okuması tabii ama sesli gülerek okuduğum tespitler şahaneydi. yalnız ne kadar duyururum sesimi buradan bilmiyorum da, kitabı okuyan erkeklere söylüyorum, valla her kız evlenmek için tutuşmuyor. büyük konuşmamak gerek ama bu kızların başında ben geliyor olabilirim. o kadar boğuyor ki beni evlilik mantığının düşüncesi, anne olmanın katlanılmaz yükü. gidip gidip anneme sarılıyorum sırf bu yüzden, "nası yetiştirdin sen beni be, ben yetiştiremem kimseyi" diyorum sürekli, o da, "aman ben de torun bakamam zaten yapma çocuk mocuk" diyor, anlaşıyoruz baya. Benim yaşayacağım bir hayat, okuyacağım kitaplar, öğreneceğim programlama dilleri, keşfedeceğim proteinler, çıkacağım sahneler, çalacağım parçalar, çekeceğim fotoğraflar, besleyeceğim köpekler, bineceğim atlar, seveceğim adamlar olacak. eğer bunların bittiğine inanırsam birgün, umarım o gün hiç gelmez orası ayrı, belki çocuk yapabilirim. ama evlenmeyeceğim.
evet sapık gibi oturup bunları düşündüm puCCa'nın kitabı sonrası, karar şimdilik bu yönde.
allaaam sahneyi o kadar özledim ki. sahneye çıkıp şiir okumayı değil heralde, dans etmeyi. dün tuvalette aynanın karşısında bacaklarıma baktım, görünüşte 2 senedir bir değişime uğramadılar. arkaya attitude yapayım dedim, eskisinin yarısı kadar anca kalktı. sinirlenip elimle tuttum zorladım, 1/4 kaldı eskisine, nası acıyo şimdi sol bacağım. İnsanın kendini bildi bileli yaptığı bir şeyi terk etmesi imkansızmış, onu farkediyorum. ara verilebilirmiş, çok sıkılınabilirmiş ama bırakamazmış kesinlikle. mesela kolundan çok sıkılabilirsin bir gün ve onu kullanmaya ara verebilirsin, uyumamak isteyebilirsin birkaç saat daha ama sadece ertelersin. hayatımın bale yapmadığım zamanını hatırlamıyorsam ben, sadece ertelemişim. iyi ki ertelemişim.
bir şeyler daha vardı da, onlar da bir dahaki sefere.
6 Ağustos 2010 Cuma
tanıtım bitti
sanırım benim yarışım hiçbir zaman kendimle olamayacak. hep başkalarıyla, hep onlardan daha iyi olmaya çalışarak, hep herkesden iyi olmaya çalışarak, ama hiç olamayarak öyle yaşlanıp gideceğim.
2 Ağustos 2010 Pazartesi
george
okulda kafelerin etrafında benim boyutlarımda ama kuzudan daha sakin bir kurt köpeği seviyordum. yandan küçük çocuk sesleri "çok kocaman dişleri var" falan diyodu ama pek sallamıyodum. heralde annesi kadın bana bakıp bağırarak:
-sevmiyorlar!
dedi. ben de "yani naapiim?" dedim beden dilimle. yine bana bakıp bağırarak:
-siz sevince geliyo!
dedi. "hmmss peki" diip sevmeyi bıraktım. doğal olarak hayvancağız benden gelen ilgi kesilince onların tarafına yöneldi farklı ilgiler için. bu sürede o kadın ve yanındaki başka bi kadın fal keyifleri çocuklarının çığlıklarıyla bölündüğü için mutsuzdular. kadına dönüp, "aliim mi?" dedim.
-zahmet olmazsa?
dedi. ben hayvancağzı kafasından tutup sevgi sözcükleriyle ("bizi sevmiyolar mı burda annecim..") yurtların biraz daha yakınına bıraktım ama hayvanı bırakıp yerime oturmaya gelince canım benim arkamdan geldi. çocuk çığlıkları abarınca kadınlar çocuklarını da alıp gittiler. giderken kadın bana ters ters bakıp hırlamayı ihmal etmedi.
onlar gittikten sonra george'u kucaklayıp severken "seni sevmeyen ölsün be annecim dimi!" dediğimi umarım hiç öğrenmezler.
-sevmiyorlar!
dedi. ben de "yani naapiim?" dedim beden dilimle. yine bana bakıp bağırarak:
-siz sevince geliyo!
dedi. "hmmss peki" diip sevmeyi bıraktım. doğal olarak hayvancağız benden gelen ilgi kesilince onların tarafına yöneldi farklı ilgiler için. bu sürede o kadın ve yanındaki başka bi kadın fal keyifleri çocuklarının çığlıklarıyla bölündüğü için mutsuzdular. kadına dönüp, "aliim mi?" dedim.
-zahmet olmazsa?
dedi. ben hayvancağzı kafasından tutup sevgi sözcükleriyle ("bizi sevmiyolar mı burda annecim..") yurtların biraz daha yakınına bıraktım ama hayvanı bırakıp yerime oturmaya gelince canım benim arkamdan geldi. çocuk çığlıkları abarınca kadınlar çocuklarını da alıp gittiler. giderken kadın bana ters ters bakıp hırlamayı ihmal etmedi.
onlar gittikten sonra george'u kucaklayıp severken "seni sevmeyen ölsün be annecim dimi!" dediğimi umarım hiç öğrenmezler.
28 Temmuz 2010 Çarşamba
paul ölmüş meğer
artık nefret ettiniz sırf bu yüzden okumayı bırakacaksınız ama dayanamıyorum.. tanıtım!
sadece bu sefer insanlardan gelenleri değil, kendi yaptığım şebeklikleri paylaşacağım.
izmir'den gelmiş bir aileyle uzun süre okulun şehre ne kadar uzak olduğundan, izmir'de en uzak mesafenin bu kadar uzun olmadığından, her gün toplam en fazla 15 dakika yol gittiklerinden falan bahsettikten sonra konu okul kulüplerine gelir,
b: ...mesela onlar dışında binicilik kulübümüz de var, çok yakın, 30 dakikalık mesafede at binmeye gidiyoruz.
x: şimdi siz yarım saate kısa dediniz ben oraya takıldım.
b: hmms. gidiyoruz biz.
okul turu esnasında bağıra çağıra 30 kişiye tanıtım yapmaktayımdır, tam önümdeki kadından bir soru gelir, suratına baka baka,
b: EVET ŞİMDİ BİR TANE İKİ KİŞİLİK BİR TANE DE DÖRT KİŞİLİK YURT ODASI, ehe niye bağırıyorsam, göreceğiz ehuhe ehihihi miehahuhe(fade out).
yine bağırırken sesim çatallaşır, az önce hazırlık atlama sınavını anlattığım başka da bir ilişiğim olmayan kıza bakıp,
b: detone oldum!
tanıtımdaki bir arkadaş: c
c: yurt odalarında da bir problem olduğunda 9988 call center'ımız, orayı arayıp şikayetinizi belirtebiliyorsunuz hemen çözüyorlar. mesela geçen gün bir arkadaş odasında böcek görüp aramış gelmişler almışlar ehue. (olay için.)
lafı ortasından duymaya başlamış ben,
b: EHE BENİ ANLATTI!
x: nası yani böcek gördün aradın geldiler aldılar mı?
b: ama ya hakkaten şu kadar bi çekirgeydi!!
x: yok aramana değil hakkaten ciddiye alıp gelip almalarına şaşırdım..
b: :(
okulda havuz olmadan yüzme ve sutopu kulübü olmasını bir türlü anlayamamış kadına,
b: mesela atımız da yok ama binicilik kulübümüz var gidiyoruz ata biniyoruz!!
b: eğer meraklıysanız okulumuzun müzik kulübünün stüdyoları da şu tarafta.
x: sen bişi çalıyo musun?
b: evet bas.
x: bas mııaaa?
b: ööhm gitar?
x: ehuhue öle desene ben de o ne diyorum biliyorum gitarı huhe.
b: hms.
elbette devam edecek...
sadece bu sefer insanlardan gelenleri değil, kendi yaptığım şebeklikleri paylaşacağım.
izmir'den gelmiş bir aileyle uzun süre okulun şehre ne kadar uzak olduğundan, izmir'de en uzak mesafenin bu kadar uzun olmadığından, her gün toplam en fazla 15 dakika yol gittiklerinden falan bahsettikten sonra konu okul kulüplerine gelir,
b: ...mesela onlar dışında binicilik kulübümüz de var, çok yakın, 30 dakikalık mesafede at binmeye gidiyoruz.
x: şimdi siz yarım saate kısa dediniz ben oraya takıldım.
b: hmms. gidiyoruz biz.
okul turu esnasında bağıra çağıra 30 kişiye tanıtım yapmaktayımdır, tam önümdeki kadından bir soru gelir, suratına baka baka,
b: EVET ŞİMDİ BİR TANE İKİ KİŞİLİK BİR TANE DE DÖRT KİŞİLİK YURT ODASI, ehe niye bağırıyorsam, göreceğiz ehuhe ehihihi miehahuhe(fade out).
yine bağırırken sesim çatallaşır, az önce hazırlık atlama sınavını anlattığım başka da bir ilişiğim olmayan kıza bakıp,
b: detone oldum!
tanıtımdaki bir arkadaş: c
c: yurt odalarında da bir problem olduğunda 9988 call center'ımız, orayı arayıp şikayetinizi belirtebiliyorsunuz hemen çözüyorlar. mesela geçen gün bir arkadaş odasında böcek görüp aramış gelmişler almışlar ehue. (olay için.)
lafı ortasından duymaya başlamış ben,
b: EHE BENİ ANLATTI!
x: nası yani böcek gördün aradın geldiler aldılar mı?
b: ama ya hakkaten şu kadar bi çekirgeydi!!
x: yok aramana değil hakkaten ciddiye alıp gelip almalarına şaşırdım..
b: :(
okulda havuz olmadan yüzme ve sutopu kulübü olmasını bir türlü anlayamamış kadına,
b: mesela atımız da yok ama binicilik kulübümüz var gidiyoruz ata biniyoruz!!
b: eğer meraklıysanız okulumuzun müzik kulübünün stüdyoları da şu tarafta.
x: sen bişi çalıyo musun?
b: evet bas.
x: bas mııaaa?
b: ööhm gitar?
x: ehuhue öle desene ben de o ne diyorum biliyorum gitarı huhe.
b: hms.
elbette devam edecek...
26 Temmuz 2010 Pazartesi
hoca değil tüccar mübarek..
5.30 pm
-bunların hepsi A. fen'li, hepsi ilk 500'deler, ona göre anlatın.
-keşke sabah gelseydiniz sunumumuz vardı, dekanlarımız ve rektör de burada bilgi--
-biz akşam gelelim daha çok ilgilenilsin bizle istedik..
-ama şimdi lablar kapalı olabilir.
-yok zaten kafalarındaki şey belli, boğaziçi yazacaklar, biz sadece imkanları görmeye geldik, fikrimiz değişeceğinden değil.
-bak bu ilk 100'de, bu da ilk 150'de.
-buraya ilk hafta birinci de geldi (çirkefliğin son noktası)
-o da bizdendi!
-hayır i. fen'dendi! (olayın komple sidik yarışına bağlanma anı)
-sen bursu musun?
-evet 2/3 bursluyum o zaman yarım burs yok--
-boğaziçi'yle burası karşılaştırılamaz zaten (alakaya git bi limonata koy kendine lütfen)
-karşılaştırılır, şöyle, burada bir öğretim üyesine düşen öğrenci sayısı 15, böylece--
-iyi de boğaziçi'nin geçmişi var! onlar iş bulmada hep birbirlerini tutarmış!
-buradaki öğretim üyelerinin verdiği referanslarla yurtdışında birçok üniversitedeki ayrıcalıklar--
-ama boğaziçi--
-EEH. (sessizlik)
tüm tanıtım ekibi ben değildim burdaki, ben korkudan pıstım çünkü çekildim bir yerden sonra kenara; bakın lütfen, rica ediyorum, başkasının başarısıyla övünmeyin, kendi başarınızla hiç övünmeyin. bu tanıtım ekibinin bana kazandırdığı yegane mantık da budur arkadaş. iki tip insan var bence, biri mütevazi biri de öküz çünkü.
-bunların hepsi A. fen'li, hepsi ilk 500'deler, ona göre anlatın.
-keşke sabah gelseydiniz sunumumuz vardı, dekanlarımız ve rektör de burada bilgi--
-biz akşam gelelim daha çok ilgilenilsin bizle istedik..
-ama şimdi lablar kapalı olabilir.
-yok zaten kafalarındaki şey belli, boğaziçi yazacaklar, biz sadece imkanları görmeye geldik, fikrimiz değişeceğinden değil.
-bak bu ilk 100'de, bu da ilk 150'de.
-buraya ilk hafta birinci de geldi (çirkefliğin son noktası)
-o da bizdendi!
-hayır i. fen'dendi! (olayın komple sidik yarışına bağlanma anı)
-sen bursu musun?
-evet 2/3 bursluyum o zaman yarım burs yok--
-boğaziçi'yle burası karşılaştırılamaz zaten (alakaya git bi limonata koy kendine lütfen)
-karşılaştırılır, şöyle, burada bir öğretim üyesine düşen öğrenci sayısı 15, böylece--
-iyi de boğaziçi'nin geçmişi var! onlar iş bulmada hep birbirlerini tutarmış!
-buradaki öğretim üyelerinin verdiği referanslarla yurtdışında birçok üniversitedeki ayrıcalıklar--
-ama boğaziçi--
-EEH. (sessizlik)
tüm tanıtım ekibi ben değildim burdaki, ben korkudan pıstım çünkü çekildim bir yerden sonra kenara; bakın lütfen, rica ediyorum, başkasının başarısıyla övünmeyin, kendi başarınızla hiç övünmeyin. bu tanıtım ekibinin bana kazandırdığı yegane mantık da budur arkadaş. iki tip insan var bence, biri mütevazi biri de öküz çünkü.
23 Temmuz 2010 Cuma
küçük kardeş
burda eski bişi var.
kendine not: oda arkadaşın da odadayken kendi kendine konuşma. özellikle fısıldayarak.
bugün dinledim birinden, oda arkadaşı (yani 4 kişiliktelermiş de oda arkadaşlarından biri diyelim) tuvalete kapanıp kendi kendine konuşuyormuş, aslen kendi kendine de değil, adam şizofrenmiş, dolayısıyla daha ürkünç olarak aslında hakkaten birileriyle konuşuyormuş. ben valla kendi kendime konuşuyorum yani.
yazar burada ne anlatmak istediğini bilmiyor.
not: başlıktaki olayı bilenler lütfen şu an çok gülsün ve yanımda bir daha gülmesin.
kendine not: oda arkadaşın da odadayken kendi kendine konuşma. özellikle fısıldayarak.
bugün dinledim birinden, oda arkadaşı (yani 4 kişiliktelermiş de oda arkadaşlarından biri diyelim) tuvalete kapanıp kendi kendine konuşuyormuş, aslen kendi kendine de değil, adam şizofrenmiş, dolayısıyla daha ürkünç olarak aslında hakkaten birileriyle konuşuyormuş. ben valla kendi kendime konuşuyorum yani.
yazar burada ne anlatmak istediğini bilmiyor.
not: başlıktaki olayı bilenler lütfen şu an çok gülsün ve yanımda bir daha gülmesin.
21 Temmuz 2010 Çarşamba
sizi salona alabilir miyiz sunumumuz başlayacak
şimdi ben tanıtımda çalışıyorum, çok türlü, çok çok acayip bir sürü insan geliyor gidiyor, bazen gülüp bazen sinirleniyoruz onlara içimizden ama bugün beni en çok yaralayan bir soru sordu bir baba, daha kapıdan yeni girmiş, oğlu ismini soyadını okulunu kağıda yazarken benim tanıtım programını anlattığım cümleyi yarıda kesip,
"bu okul çok kolay diyorlar, öyle mi gerçekten?"
dedi. bak ne bold yaparım ben ne büyük yazarım normalde ama bu cümle benim karnımdaki boşlukta bir şeylerin hareket etmesine, şimdi adamın önüne oturup ağlasam mı yoksa yandaki sandalye de çok güzel konumda alıp kafasına mı geçirsem gibi beyin fırtınalarıyla boğuşmama neden oldu, sinirim bozuldu gülmeye başladım. adam çok sakin, suratıma ifadesiz bakmaya devam ediyordu. okulun kolay olup olmadığını anlayamamıştı ama benim akıl sağlığımdan esinlenerek muhtemelen bir öğrenci profili oluşturmuştu kafasında. zaten böyle bir genellemeyle gelenden her türlü genelleme beklerim ben. neyse sonra toparlanıp "yok hiç kolay değil gerçekten" dedim ama elbette ikna olmadı. sonra oturdum kapıdaki işimi bırakıp adama okulun sistemini anlattım ama muhtemelen dinlemedi de. burası kolay bir özel okuldu, parayı veren okuyordu ve o baba ve çocuk bunu yerinde incelemeye gelmişlerdi.
ben, bu seneyi başlangıç olarak kabul ediyorum eğitim hayatımda. bunda okulumu fazla sevmemin etkisi vardır mutlaka, bunu aday öğrencilere anlatırken yavşaklık olmasından korkarak biraz daha törpüleyerek anlatıyorum ama ben okulumu ütopik seviyorum. muslukların sıcak/soğuk renklerinin yanlış olması bile çok şirin bence. neyse konuya dönersem, bu sene çok çok acayipti benim için. okuldan eve gelip ödevlerini yapan, internette saatlerini geçirip o akşam dizisi varsa onu izleyip 12'de yatan bir ilköğretim ve lise insanının bir anda kendini projesi için sabahlar halde bulması, amfide 300 kişinin önünde soru sorabilir hale gelmesi, okul partisinde bira satıp kulüp kara geçince para kazanmış gibi sevinmesi, kütüphaneye sabah 8.40da gidip açılmasını beklemesi, türkçe essayi için 13 saat kahve ve çikolatayla yaşaması, odaya döndüğünde poker partisiyle karşılaşması, yan odadan tuvalet kağıdı istemesi, asistanlara hocam diyenlere gülmesi çünkü kendisinin birçok asistan arkadaşı olması benim için çoktu. bilmiyorum belki de ben çok yoğun geçirdim kendimi zorlayarak ilk senemden, belki herhangi bir okulda yatılı olsaydım da yaşayacaktım bunları ama bu sene yeniden doğmuş olabilirim bence.
söylemeden de geçemeyeceğim ki, koskocaman rektör bugün şu iki cümleyle tüm gıcık aday velilerinin sempatisini kazandı.
-benim bir 33 yaşında bir de 10 yaşında oğlum var, bir süredir profesyonel olarak çocuk yapıyorum.
-(kendisi mit'de hayatını harcamış bir insan) büyük oğlum mit'nin yanında küçük bir üniversite var ya hani, ne diyorlar, harvard, orada öğretim üyesi.
son olarak, siz tanıtım için bana alttaki cevabı verdiren insanlar, hepiniz ayrımcı, önyargılı, dargörüşlüsünüz, sistemin ve popüler toplumun kölesisiniz.
"hayır, burslu değilim."
"bu okul çok kolay diyorlar, öyle mi gerçekten?"
dedi. bak ne bold yaparım ben ne büyük yazarım normalde ama bu cümle benim karnımdaki boşlukta bir şeylerin hareket etmesine, şimdi adamın önüne oturup ağlasam mı yoksa yandaki sandalye de çok güzel konumda alıp kafasına mı geçirsem gibi beyin fırtınalarıyla boğuşmama neden oldu, sinirim bozuldu gülmeye başladım. adam çok sakin, suratıma ifadesiz bakmaya devam ediyordu. okulun kolay olup olmadığını anlayamamıştı ama benim akıl sağlığımdan esinlenerek muhtemelen bir öğrenci profili oluşturmuştu kafasında. zaten böyle bir genellemeyle gelenden her türlü genelleme beklerim ben. neyse sonra toparlanıp "yok hiç kolay değil gerçekten" dedim ama elbette ikna olmadı. sonra oturdum kapıdaki işimi bırakıp adama okulun sistemini anlattım ama muhtemelen dinlemedi de. burası kolay bir özel okuldu, parayı veren okuyordu ve o baba ve çocuk bunu yerinde incelemeye gelmişlerdi.
ben, bu seneyi başlangıç olarak kabul ediyorum eğitim hayatımda. bunda okulumu fazla sevmemin etkisi vardır mutlaka, bunu aday öğrencilere anlatırken yavşaklık olmasından korkarak biraz daha törpüleyerek anlatıyorum ama ben okulumu ütopik seviyorum. muslukların sıcak/soğuk renklerinin yanlış olması bile çok şirin bence. neyse konuya dönersem, bu sene çok çok acayipti benim için. okuldan eve gelip ödevlerini yapan, internette saatlerini geçirip o akşam dizisi varsa onu izleyip 12'de yatan bir ilköğretim ve lise insanının bir anda kendini projesi için sabahlar halde bulması, amfide 300 kişinin önünde soru sorabilir hale gelmesi, okul partisinde bira satıp kulüp kara geçince para kazanmış gibi sevinmesi, kütüphaneye sabah 8.40da gidip açılmasını beklemesi, türkçe essayi için 13 saat kahve ve çikolatayla yaşaması, odaya döndüğünde poker partisiyle karşılaşması, yan odadan tuvalet kağıdı istemesi, asistanlara hocam diyenlere gülmesi çünkü kendisinin birçok asistan arkadaşı olması benim için çoktu. bilmiyorum belki de ben çok yoğun geçirdim kendimi zorlayarak ilk senemden, belki herhangi bir okulda yatılı olsaydım da yaşayacaktım bunları ama bu sene yeniden doğmuş olabilirim bence.
söylemeden de geçemeyeceğim ki, koskocaman rektör bugün şu iki cümleyle tüm gıcık aday velilerinin sempatisini kazandı.
-benim bir 33 yaşında bir de 10 yaşında oğlum var, bir süredir profesyonel olarak çocuk yapıyorum.
-(kendisi mit'de hayatını harcamış bir insan) büyük oğlum mit'nin yanında küçük bir üniversite var ya hani, ne diyorlar, harvard, orada öğretim üyesi.
son olarak, siz tanıtım için bana alttaki cevabı verdiren insanlar, hepiniz ayrımcı, önyargılı, dargörüşlüsünüz, sistemin ve popüler toplumun kölesisiniz.
"hayır, burslu değilim."
18 Temmuz 2010 Pazar
the earth shall be left to no one
...I was pushed into this international school where I was the only Turk. It was here that I had the first encounter I called as the "representative foreigner". In our class, there were children from all nationalities, yet this diversity did not necessarily lead to a cosmopolitan, egalitarian classroom democracy. Instead, it generated an atmosphere in which each child was seen not as an individual on his own but the representative of something larger. We were like a mini United Nations which was fun except whenever something negative which regards to a nation or religion took place, the child who represented it was mocked, rediculed and bullied endlessly. I should know, because at the time when I attended that school, a military takeover happened in my country, a gunman in my nationality nearly killed the pope and Turkey got zero points in the Eurovision song contest...
http://www.ted.com/talks/elif_shafak_the_politics_of_fiction.html
4 kere dinledim baştan sona kadar, dinlemeye devam edicem.
Hayatım boyunca vermiş olduğum en iyi kararlardan biri, bu kadının yazdığı her şeyi okumaya çalışacağıma inanmak olabilir. Ve bu talk o kadar iyi ki, bir gün yeterince çıldırırsam oturup hepsini baştan sona kağıda dökebilirim.
http://www.ted.com/talks/elif_shafak_the_politics_of_fiction.html
4 kere dinledim baştan sona kadar, dinlemeye devam edicem.
Hayatım boyunca vermiş olduğum en iyi kararlardan biri, bu kadının yazdığı her şeyi okumaya çalışacağıma inanmak olabilir. Ve bu talk o kadar iyi ki, bir gün yeterince çıldırırsam oturup hepsini baştan sona kağıda dökebilirim.
böcek değil o çekirgeğğ!
pazar sabahı 8.22 suları
-yurt görevlisi?
-günaydın ya ben 9988'i aradım size yönlendirdiler, tam kapımın önünde kocaman bi çekirge var ölü mü canlı mı anlamadım da içeri girmesin diye odamdan çıkamıyorum ona bi şaapabilir misiniz?
-ha tabii bi saniye bekleticem sizi... aloo... abii bi saniye.... oda numaranız neydi?
-b3 215.
-b3 215'de bi böcek varmış... yok tam kapının önünde içerde değil.. ha onu bii.. taam.. tamam geliyo şimdi alıcak.
-çok teşekkürler.
edit1: harbi çok büyüktü lan! elim kadar vardı yemin ederim..
edit2: ahah "masamda fare var" diye arasam çok komik olmaz mıydı.. (yurtta hemstır besliyorum ve yasak. ayh espri yapıp açıklamışım gibi oldu neyse.)
-yurt görevlisi?
-günaydın ya ben 9988'i aradım size yönlendirdiler, tam kapımın önünde kocaman bi çekirge var ölü mü canlı mı anlamadım da içeri girmesin diye odamdan çıkamıyorum ona bi şaapabilir misiniz?
-ha tabii bi saniye bekleticem sizi... aloo... abii bi saniye.... oda numaranız neydi?
-b3 215.
-b3 215'de bi böcek varmış... yok tam kapının önünde içerde değil.. ha onu bii.. taam.. tamam geliyo şimdi alıcak.
-çok teşekkürler.
edit1: harbi çok büyüktü lan! elim kadar vardı yemin ederim..
edit2: ahah "masamda fare var" diye arasam çok komik olmaz mıydı.. (yurtta hemstır besliyorum ve yasak. ayh espri yapıp açıklamışım gibi oldu neyse.)
14 Temmuz 2010 Çarşamba
amfilerde üşüyoruz
amfinin iki anlamı olması, ikisini de çok kullanıyor olmam, bunun yarattığı karışıklıklar çok komik bence.
dün okuldaki kafelerden birinin önünden geçerken tanıdık bir melodi duymamla beraber yanımdaki arkadaşıma, şu an burayı okusa da muhtemelen duymadığı için anlam veremeyecek ama, dedim ki: "şebnem benden habersiz klip çekmiş.."
fanta festivalinin bitmesini şu an birçok şeyden daha fazla istiyorum. hatta dur, evet şu an hayatımda istediğim tek şey bu. hastalığım da geçebilir. bu arada eğer fanta içiyorsanız lütfen kapaklarını atmayın, hayrına bana verin. katımdaki sebilin üzerine de bırakabilirsiniz, dün bana 3 puan kazandıran arkadaşa sevgilerimi sunuyorum buradan.
kışın hasta olmak da kötü, yazın hasta olmak da. ikisinin de kendine ait handikap (!) ları var. bu sporda bi terimdi dimi? benim gibi ayda en az 2 kere hasta olan biri için artık her şey çok kolay. nerem ağrıdığında hangi ilacı alacağımı, ateşim kaçken hangi ateş düşürücüyü, hangisinin kaç saat idare ettirebildiğini ezbere biliyorum. hani bazılarınız "ben ilaç almıyorum, her şey doğal iyi" falan diyorsunuz ya, gelin bi görün beni lütfen.
ne çirkin blog oldu.
dün okuldaki kafelerden birinin önünden geçerken tanıdık bir melodi duymamla beraber yanımdaki arkadaşıma, şu an burayı okusa da muhtemelen duymadığı için anlam veremeyecek ama, dedim ki: "şebnem benden habersiz klip çekmiş.."
fanta festivalinin bitmesini şu an birçok şeyden daha fazla istiyorum. hatta dur, evet şu an hayatımda istediğim tek şey bu. hastalığım da geçebilir. bu arada eğer fanta içiyorsanız lütfen kapaklarını atmayın, hayrına bana verin. katımdaki sebilin üzerine de bırakabilirsiniz, dün bana 3 puan kazandıran arkadaşa sevgilerimi sunuyorum buradan.
kışın hasta olmak da kötü, yazın hasta olmak da. ikisinin de kendine ait handikap (!) ları var. bu sporda bi terimdi dimi? benim gibi ayda en az 2 kere hasta olan biri için artık her şey çok kolay. nerem ağrıdığında hangi ilacı alacağımı, ateşim kaçken hangi ateş düşürücüyü, hangisinin kaç saat idare ettirebildiğini ezbere biliyorum. hani bazılarınız "ben ilaç almıyorum, her şey doğal iyi" falan diyorsunuz ya, gelin bi görün beni lütfen.
ne çirkin blog oldu.
8 Temmuz 2010 Perşembe
afrika
13.00'de geleceğini söyleyip hala gelmemiş olan, aradığımda her seferinde "şimdi çıkıyorlar yola" cümlesini duyduğum buzdolabı için sabahtan beri odamda aç açına oturm(tam bu noktada geldiler)amın ironisini açıklamama gerek yoktur sanıyorum.
son aradığımdaki "ya yarım saat içinde gelin ya da hiç gelmeyin" atarımın etkili olduğunu düşünüyorum.
son aradığımdaki "ya yarım saat içinde gelin ya da hiç gelmeyin" atarımın etkili olduğunu düşünüyorum.
3 Temmuz 2010 Cumartesi
müdür müdür müdür?
*news'larda "çalışma bursu" yerine "çalışma burcu" arattım yanlışlıkla bugün. bilinç altı bir mesaj vermeye çalışmış olabilir bence.
*istanbul'a döner dönmez pişman oldum yemin ederim. azcık toz topraktı denizli ama maksimum uzaklık arabayla 20 dakikaydı gördüğüm kadarıyla, yollar da bomboş. bir istanbullu zaten bir şehirden yalnız bunları bekler. hem o kazılarla bile denizli daha temiz istanbul'dan.
*denizli'lilerin de "yok ayol burada görülecek bir şey" kompleksini pek çözemedim. istanbul'da ne var allaasen. paris'e yerleşelim bence toplanıp.
*çok denizli dedim ama, 3 yanı denizlerle çevrili bir ülkede denizli isminin denizi olmayan bir şehre verilmesi..
*bavul yapmam lazım. 2,5 haftalık ev bitti, daha da gelmem heralde.
*fotofoto sağdan sola doğru: lise müdürüm, karısı (ingilizce öğretmeni), başka bir ingilizce öğretmeni, öğrenci. böyle bir okulda okudum ben. aylavyu müdür.
*istanbul'a döner dönmez pişman oldum yemin ederim. azcık toz topraktı denizli ama maksimum uzaklık arabayla 20 dakikaydı gördüğüm kadarıyla, yollar da bomboş. bir istanbullu zaten bir şehirden yalnız bunları bekler. hem o kazılarla bile denizli daha temiz istanbul'dan.
*denizli'lilerin de "yok ayol burada görülecek bir şey" kompleksini pek çözemedim. istanbul'da ne var allaasen. paris'e yerleşelim bence toplanıp.
*çok denizli dedim ama, 3 yanı denizlerle çevrili bir ülkede denizli isminin denizi olmayan bir şehre verilmesi..
*bavul yapmam lazım. 2,5 haftalık ev bitti, daha da gelmem heralde.
*fotofoto sağdan sola doğru: lise müdürüm, karısı (ingilizce öğretmeni), başka bir ingilizce öğretmeni, öğrenci. böyle bir okulda okudum ben. aylavyu müdür.
29 Haziran 2010 Salı
kişilik bölünmesi
ben galiba kendimle olan ilişkimden sıkıldım. bütün gün benle birlikte olmak nasıl zor bir şey biliyor musun. sürekli bir şeyler istiyor ama karşılayamıyorum hiç. sürekli üzülüyor ağlıyor sıkılıyor, yardım edemedikçe bozuluyor da bana. iyi ki benden başka kimse benimle 19 yıl geçirmek zorunda değil, yani ben katlanırım, benim sonuçta; ama bir başkası kesinlikle katlanamaz bana uzun süre. hem zaten eğer başkası benimle olursa ben kendimle o kadar uzun süre beraber olamam ki. böylece uzun birlikte olduğum o kişi bana dönüşür ben kendimle daha az vakit geçirdikçe. ben, benden başka kimse ben olsun istemiyorum.
özet: sıyırdım lan.
özet: sıyırdım lan.
27 Haziran 2010 Pazar
diplo
dün diploma töreninde çalıştım, diplomaları öğrencilere verecek insana diploma verece
k kadına diploma veren iki kızdan biriydim. az kalsın o kıza diploma veren kız olacaktım ki ayakkabımın yürümeye müsait olmasından sebep bir kademe atladım görev günü. artık atlamak mıdır düşmek midir ben pek karar mekanizması da kuramadım aslında.
izninizle kendi diploma törenime 3 yıl daha varken bu gün hakkında birkaç tespit yapacağım.
öncelikle kızlar! eğer topuklu ayakkabı ile yürüyemiyorsanız veya koşamıyorsanız lütfen, bak bir daha söylüyorum lütfen bir karış topuk giymeyin. kırmızı halıda sizin yolu yürümenizi beklerken oluşan boşlukta herkes çok sıkılıyor ve herkes bu süre zarfında sizi izlediği için, siz de poponuzu bir sağa bir sola savurmak suretiyle yürüyüp suratınızda acı bir tebessümle dekana bakarken biz sizin için çok üzülüyoruz. ama o topuklarla kocaman kocaman adım atıp koşan kızlar, aşırı güzel görünüyorsunuz ve sizin gibi olabilmek için önümdeki 3 yıl boyunca canla başla çalışıp topukların üzerinde koşmayı başaracağım. bir de, altlarındaki etiketleri çıkarmayı unutmayın olur mu.
güler hanım. siz nasıl bir insansınız ki tüm yönetici kadrosunu ve konuşmacıları kaşınızla gözünüzle yönetebiliyorsunuz? konuşmacı tek parmak hareketiyle hızlanır, rektör bir kaşla yerinden kalkarken gözlerimi sizin üzerinizden alamadım tüm tören boyunca. yanındaki sanırım sabancı holding üyesine, hocalar ve öğrenciler ortalıkta dans ederken "bizim öğretmenlerimiz de çok genç" dediğini dudaklarından okuduğum için kendimi mutlu hissetmemi açıklayamadım yalnız. neyse. bir de bana ve diploma getir götürü yapan diğer kıza (ki onun da adı burcu..) bakarak yanındakine elleriyle dönüşüm gibi bir işaret yapınca heyecanlandım yemin ederim.
bratislav. biliyorum, hepiniz hum'larınızı ondan almak için çırpınıyor, yemek sırasında selam verdiğinde seviniyorsunuz dostlarım ama beyler, adam kütük! akademisyenlerin teker teker yaptığı meksika dalgası 4 sıra teklemeden gelip adamda durdu yahu! senden kaç yaş büyükler dekanlar rektör katılıyor, beyimiz afedersiniz kıçını kaldırıp da ayağa kalkmıyor. meksika dalgası da tamamlanamadan sönüyor haliyle. çok pis gıcık oldum adama sırf bu yüzden.
can y. cs201 asistanı, cs master menzunu bu arkadaş diplomasını almaya mikimouse eldivenleriyle çıkıp rektörü elinde diploma "naapsam ağzına mı koysam" diye düşündürdü. en sonunda koltuğunun altına alıp dekanla da hi5! (acaba high5! mi yazılıyordur?) yaptıktan sonra müzik çalarken tren vagonu görevini üstlenip eldivenlerini sallarken görüldü. acil şifalar diliyorum kendisine, umarım yakın zamanda iyileşir.
akademisyen cüppesi giyen bi insanın (econ201 hocasıymış aldığım haberlere göre) yüksek lisans cüppesi giyen bir kızı tören müzikleri sırasında dansa kaldırması herkes tarafından "wouhha ehuhuhee"yle falan karşılandı, ben de sordum neymiş diye, karısıymış meğer. herkesin çok şirin bulduğu bu durumu sevgilime aktardığımda "bence yüksek lisans kızlarının tehlike altında olduğunu haber veriyor bu durum, kızlar sürekli değişiyor, oradan sevgili bulmak isteyen erkek akademisyen güruhu sabit çünkü orada" gibi bir yorum yaptı. tam olarak aynı fikirlerde değilsem de, bunu ikimizin de şirin bulmadığına sevindim.
doktora diplomasını kucağında çocuğuyla almaya çıkan kızımıza da hayran mı olsam bilemedim. bir de karnında çocuğuyla almaya çıkan vardı ama onu babasına bırakması çok mümkün değildi o yüzden nötrüm kendisine karşı.
bir çocuk da yavrum diplomasını alamadı güler sabancının elinden üzüldüm çok. "beni erken anons ettiniiez" diyen insan muhtemelen yanlış sıraya girmişti ama kabull
enemiyordu bunu çünkü okunma listesiyle diploma sırası benim gözümün önünde 3 kere kontrol edildi ki bi de bensiz kısmı vardı.
yani aslında sonuç olarak, lise diploma törenimde, biliyorum aynı şey değil ama, ağlayanları hiç anlamamıştım ben. "bitti lan nesine ağlıyosunuz allo kocaman bi hayat var şimdi bak üniversiteye gidicez bisürü yeni insan tanicaz ohoo hala ağlıyo lan salak bu" diye düşünmüştüm; ama bu törende ağlayanları anladım inanır mısınız. belki de sadece 1. sınıf (yalnız ilkokuldaki gibi oldu, yazın sınıfta kalmışım gibi eski sınıfımı söylüyorum) olmamdan kaynaklıdır.
tüm tören boyunca çekilen videoda arkada sabit olmam ise, fail.
k kadına diploma veren iki kızdan biriydim. az kalsın o kıza diploma veren kız olacaktım ki ayakkabımın yürümeye müsait olmasından sebep bir kademe atladım görev günü. artık atlamak mıdır düşmek midir ben pek karar mekanizması da kuramadım aslında.izninizle kendi diploma törenime 3 yıl daha varken bu gün hakkında birkaç tespit yapacağım.
öncelikle kızlar! eğer topuklu ayakkabı ile yürüyemiyorsanız veya koşamıyorsanız lütfen, bak bir daha söylüyorum lütfen bir karış topuk giymeyin. kırmızı halıda sizin yolu yürümenizi beklerken oluşan boşlukta herkes çok sıkılıyor ve herkes bu süre zarfında sizi izlediği için, siz de poponuzu bir sağa bir sola savurmak suretiyle yürüyüp suratınızda acı bir tebessümle dekana bakarken biz sizin için çok üzülüyoruz. ama o topuklarla kocaman kocaman adım atıp koşan kızlar, aşırı güzel görünüyorsunuz ve sizin gibi olabilmek için önümdeki 3 yıl boyunca canla başla çalışıp topukların üzerinde koşmayı başaracağım. bir de, altlarındaki etiketleri çıkarmayı unutmayın olur mu.
güler hanım. siz nasıl bir insansınız ki tüm yönetici kadrosunu ve konuşmacıları kaşınızla gözünüzle yönetebiliyorsunuz? konuşmacı tek parmak hareketiyle hızlanır, rektör bir kaşla yerinden kalkarken gözlerimi sizin üzerinizden alamadım tüm tören boyunca. yanındaki sanırım sabancı holding üyesine, hocalar ve öğrenciler ortalıkta dans ederken "bizim öğretmenlerimiz de çok genç" dediğini dudaklarından okuduğum için kendimi mutlu hissetmemi açıklayamadım yalnız. neyse. bir de bana ve diploma getir götürü yapan diğer kıza (ki onun da adı burcu..) bakarak yanındakine elleriyle dönüşüm gibi bir işaret yapınca heyecanlandım yemin ederim.
bratislav. biliyorum, hepiniz hum'larınızı ondan almak için çırpınıyor, yemek sırasında selam verdiğinde seviniyorsunuz dostlarım ama beyler, adam kütük! akademisyenlerin teker teker yaptığı meksika dalgası 4 sıra teklemeden gelip adamda durdu yahu! senden kaç yaş büyükler dekanlar rektör katılıyor, beyimiz afedersiniz kıçını kaldırıp da ayağa kalkmıyor. meksika dalgası da tamamlanamadan sönüyor haliyle. çok pis gıcık oldum adama sırf bu yüzden.
can y. cs201 asistanı, cs master menzunu bu arkadaş diplomasını almaya mikimouse eldivenleriyle çıkıp rektörü elinde diploma "naapsam ağzına mı koysam" diye düşündürdü. en sonunda koltuğunun altına alıp dekanla da hi5! (acaba high5! mi yazılıyordur?) yaptıktan sonra müzik çalarken tren vagonu görevini üstlenip eldivenlerini sallarken görüldü. acil şifalar diliyorum kendisine, umarım yakın zamanda iyileşir.
akademisyen cüppesi giyen bi insanın (econ201 hocasıymış aldığım haberlere göre) yüksek lisans cüppesi giyen bir kızı tören müzikleri sırasında dansa kaldırması herkes tarafından "wouhha ehuhuhee"yle falan karşılandı, ben de sordum neymiş diye, karısıymış meğer. herkesin çok şirin bulduğu bu durumu sevgilime aktardığımda "bence yüksek lisans kızlarının tehlike altında olduğunu haber veriyor bu durum, kızlar sürekli değişiyor, oradan sevgili bulmak isteyen erkek akademisyen güruhu sabit çünkü orada" gibi bir yorum yaptı. tam olarak aynı fikirlerde değilsem de, bunu ikimizin de şirin bulmadığına sevindim.
doktora diplomasını kucağında çocuğuyla almaya çıkan kızımıza da hayran mı olsam bilemedim. bir de karnında çocuğuyla almaya çıkan vardı ama onu babasına bırakması çok mümkün değildi o yüzden nötrüm kendisine karşı.
bir çocuk da yavrum diplomasını alamadı güler sabancının elinden üzüldüm çok. "beni erken anons ettiniiez" diyen insan muhtemelen yanlış sıraya girmişti ama kabull
enemiyordu bunu çünkü okunma listesiyle diploma sırası benim gözümün önünde 3 kere kontrol edildi ki bi de bensiz kısmı vardı.yani aslında sonuç olarak, lise diploma törenimde, biliyorum aynı şey değil ama, ağlayanları hiç anlamamıştım ben. "bitti lan nesine ağlıyosunuz allo kocaman bi hayat var şimdi bak üniversiteye gidicez bisürü yeni insan tanicaz ohoo hala ağlıyo lan salak bu" diye düşünmüştüm; ama bu törende ağlayanları anladım inanır mısınız. belki de sadece 1. sınıf (yalnız ilkokuldaki gibi oldu, yazın sınıfta kalmışım gibi eski sınıfımı söylüyorum) olmamdan kaynaklıdır.
tüm tören boyunca çekilen videoda arkada sabit olmam ise, fail.
25 Haziran 2010 Cuma
arka daha rahat
son 1.5 saattir güldüğüm şeyleri açıklıyorum.
firdevs'e noolmuş? tööbe estaafrullah bişi olmuş.
çok iyi oldu çok güzel de iyi oldu taam mı. şimdi meselam türban olayını çok karıştırdılar. ha, aralarında bi fark kaldı, o da çok güzel oldu. meselam, herkesin hayatına kimse karışamaz. ha nasıl karışamaz, ben bu şekil geynirim, bu bayan şu şekil geynir şu şekil geynir. ha kimsenin kimseye karışmaya hakkı yok. ha, başörtü kurban olduğum yaresüllallahtan gelebilir amma, lakin ki öyle değildir. // presstv
-nurten arıyo beey. beni affetsin bitsin artık bu küslük diyo.
+BENİM NURTEN DİYE Bİ KIZIM YOK!
-e benim de yok?
+yanlış numara heralde.
-kapatıyorum.
+kapa. // yiğitözgür
evde nasıl sıkılıyorum, bir özet olmuştur bence.
firdevs'e noolmuş? tööbe estaafrullah bişi olmuş.
çok iyi oldu çok güzel de iyi oldu taam mı. şimdi meselam türban olayını çok karıştırdılar. ha, aralarında bi fark kaldı, o da çok güzel oldu. meselam, herkesin hayatına kimse karışamaz. ha nasıl karışamaz, ben bu şekil geynirim, bu bayan şu şekil geynir şu şekil geynir. ha kimsenin kimseye karışmaya hakkı yok. ha, başörtü kurban olduğum yaresüllallahtan gelebilir amma, lakin ki öyle değildir. // presstv
-nurten arıyo beey. beni affetsin bitsin artık bu küslük diyo.
+BENİM NURTEN DİYE Bİ KIZIM YOK!
-e benim de yok?
+yanlış numara heralde.
-kapatıyorum.
+kapa. // yiğitözgür
evde nasıl sıkılıyorum, bir özet olmuştur bence.
22 Haziran 2010 Salı
özür dilerim
farem fazla akıllı, kafesinin hep aynı yerini kemiriyor. daha aleni bir hapis kaçakçısı olmayabilir ama dişleriyle gerçekten çıkabilirse o kafesten izin vericem saygımdan, dolaşsın evde. ben kedimi koyarım kafese.
20 Haziran 2010 Pazar
ev
-hayır pembeyi değil baleyi seviyorum.
-ne kadar zaman bale yapmayınca balerinlik sıfatı düşüyor?
-sevmediğim insanların suratına hayrıma dokunduğu için seviyormuş gibi oynarken midem bulanıyor.
-farem her gün bütün gün koşarken ben koltuktan bütün gün onu izliyorum ve o benden az yiyor.
-basım 3 gündür falan odamın ortasında yerde duruyor ve üstünden atlayıp geçiyorum.
-günde 3 ice tea'den fazlası mide bulandırıyor.
-zaten allahın hakkı 3.
-begüm öss'ye (veya her neyse adı) girdiğinde benim de midem bulanmış sayıldı. hayatımın en kötü dönemiydi çokaçıkarayla. sabancı'ya gelsen ne güzel olur diyecektim, kafasını karıştırmak istemedim. gelmez zaten, çok büyük uluslarasıilişkilerci olucak o.
-lost 6. sezon ve paul auster leviathan birlikte ilgilenilmemesi gereken iki uğraşmış. olaylar çok pis birbirine karışıyor, kim ölü kim diri karar verilemez oluyor. leviathan'a ara verdim lost'a vereceğime. 1994'den beri bekliyormuş, birkaç gün daha bekleyebilir.
-elif şafak kitap yazsa da okusak.
-jim carrey yaşlanmıyor bence. bir de artık eskisi kadar komik değil mi ne. hala hastasıyım orası ayrı.
-lost'taki karakterleri özlemiş olmam?
-kendim kendime modern dans grubu kurucam, kim var?
öpücüks,
burcu, turuncu koltuk, göztepe.
-ne kadar zaman bale yapmayınca balerinlik sıfatı düşüyor?
-sevmediğim insanların suratına hayrıma dokunduğu için seviyormuş gibi oynarken midem bulanıyor.
-farem her gün bütün gün koşarken ben koltuktan bütün gün onu izliyorum ve o benden az yiyor.
-basım 3 gündür falan odamın ortasında yerde duruyor ve üstünden atlayıp geçiyorum.
-günde 3 ice tea'den fazlası mide bulandırıyor.
-zaten allahın hakkı 3.
-begüm öss'ye (veya her neyse adı) girdiğinde benim de midem bulanmış sayıldı. hayatımın en kötü dönemiydi çokaçıkarayla. sabancı'ya gelsen ne güzel olur diyecektim, kafasını karıştırmak istemedim. gelmez zaten, çok büyük uluslarasıilişkilerci olucak o.
-lost 6. sezon ve paul auster leviathan birlikte ilgilenilmemesi gereken iki uğraşmış. olaylar çok pis birbirine karışıyor, kim ölü kim diri karar verilemez oluyor. leviathan'a ara verdim lost'a vereceğime. 1994'den beri bekliyormuş, birkaç gün daha bekleyebilir.
-elif şafak kitap yazsa da okusak.
-jim carrey yaşlanmıyor bence. bir de artık eskisi kadar komik değil mi ne. hala hastasıyım orası ayrı.
-lost'taki karakterleri özlemiş olmam?
-kendim kendime modern dans grubu kurucam, kim var?
öpücüks,
burcu, turuncu koltuk, göztepe.
18 Haziran 2010 Cuma
converting I grades to letter grades
iki dönemdir NS (natural sciences) ve SPS (social and political sciences) harf notlarımın tıpatıp aynı geliyor olması -yani kendi içinde, dönemler arası fark var ama ikisi de hala aynı harf notu- "ne iş olsa yaparım abi" bir insan olduğumu gözler önüne seriyor ve "abii ben tam sayısalcıyım" veya "abii ben hiç anlamıyorum sayısaldan ama ver okiim" geyiklerini hiçbir zaman yapamamamın bir gerekçesi olarak transcriptimde öylecene duruyor.
SATC
bugün bir arkadaşım tarafından ekilmem sebebiyle programımda yarım günlük boşluk açıldı, evet tatilde çok pis programlıyorum hayatımı, ben de yaklaşık 3 aydır yapmadığım bir aktivite olan sinemaya gitmeyi tercih ettim. oha'ları duyabiliyorum evet. napiyim, ders çalışıyodum.
şimdi başlık yurtdışı başvuru dönemini geçirmiş insanlara korku salacaktır muhtemelen, "hiii farklı bir SAT tarzı galibaağ" diyerekten ama hayır sevgili dostlarım, sex and the city.
çok pis tespit sıçıcam dikkat.
ülkemiz ergen. inci ağzı kullanmıyorum, abartı yok. gerçekten lise1'iz toplucana. film +18, herhangi bir satc bölümü izleyen insan nedenini anlayacaktır, olayı bu çünkü! şimdi sanıyorsunuz ki seks sahnesinde güldüler ettiler, hayır, film başlamadan önce +18 ve cinsellik işareti çıktığında salondan kahkahalar yükseldi. bence bu bir test olmalı, salonda görevliler durmalı ve bu işarette gülenleri akıl yaşı 18'i geçemediği sebebiyle filmi izlettirmeyip paralarını iade etmeli. evet, yapmalı bunu.
azcık spoiler vericem ama çok değil, yine de izleyecek olan ve çok süpriz olmasını isteyen okumasın bundan sonrasını.
film, geçen sene fizik hocamın çalışmak için gittiği şehir olması nedeniyle bildiğim abu dhabi'de geçiyor, yani büyük kısmı. filmde yapılan doğu eleştirilerinden en çok beğendiğim kesinlikle samantha'nın bazı internet sitelerine girmeye çalışıp yasaklı uyarısı vermesiydi, bu konuda kiminle yarıştığımız da belli oldu bu vesileyle. bunun yanında çok abartı olduğunu düşünüyorum birçoğunun. yani hiç gitmedim hiç arabistan'a ama bir kadının çantasından prezervatif düştü diye üzerine 50 kadar adamın yürüyüp linç etmeye çalışmasını anlayamıyorum pek. hollywood'un islam'ı "vaay çok egzotik ama dostum çok geriler bizden kehkeh" olarak yansıtması hiç yeni değil ama bunu satc gibi bir dizinin 2. filmiyle yapması çok saçma zira bu hikaye 7 sezon ve 1 filmdir suya sabuna dokunmadı. ilk filminde bir "this is mexico!" olayı vardı ama bu onun yanında kulakta deve kalıyor. çarşaflı kadınların modayı takip etmesi de "sok itin götüne ama olsun yine de takip ediyorlar dünyayı" olmuş pek de çirkin olmuş. neyse yani "wouuw ezan!" a falan da gerek yoktu bence. ama satc kötü olamaz. bu da böyle.
aiden'ı fragmanda gördüğümde pek korkmuştum satc de bozdu tüh diye ama tam klasik bir carry var karşımızda, yazar sağolsun hiç bozmamış.
en muhteşem espriler:
1. abu dhabi du!
2. samantha, the baby will tire eventually.
3. jude law
unutmadan, +18 bir filme kimlik sormayan gişe görevlisine kucak dolu teşekkürlerimi iletiyorum. kesin eyeliner'dan bak.
şimdi başlık yurtdışı başvuru dönemini geçirmiş insanlara korku salacaktır muhtemelen, "hiii farklı bir SAT tarzı galibaağ" diyerekten ama hayır sevgili dostlarım, sex and the city.
çok pis tespit sıçıcam dikkat.
ülkemiz ergen. inci ağzı kullanmıyorum, abartı yok. gerçekten lise1'iz toplucana. film +18, herhangi bir satc bölümü izleyen insan nedenini anlayacaktır, olayı bu çünkü! şimdi sanıyorsunuz ki seks sahnesinde güldüler ettiler, hayır, film başlamadan önce +18 ve cinsellik işareti çıktığında salondan kahkahalar yükseldi. bence bu bir test olmalı, salonda görevliler durmalı ve bu işarette gülenleri akıl yaşı 18'i geçemediği sebebiyle filmi izlettirmeyip paralarını iade etmeli. evet, yapmalı bunu.
azcık spoiler vericem ama çok değil, yine de izleyecek olan ve çok süpriz olmasını isteyen okumasın bundan sonrasını.
film, geçen sene fizik hocamın çalışmak için gittiği şehir olması nedeniyle bildiğim abu dhabi'de geçiyor, yani büyük kısmı. filmde yapılan doğu eleştirilerinden en çok beğendiğim kesinlikle samantha'nın bazı internet sitelerine girmeye çalışıp yasaklı uyarısı vermesiydi, bu konuda kiminle yarıştığımız da belli oldu bu vesileyle. bunun yanında çok abartı olduğunu düşünüyorum birçoğunun. yani hiç gitmedim hiç arabistan'a ama bir kadının çantasından prezervatif düştü diye üzerine 50 kadar adamın yürüyüp linç etmeye çalışmasını anlayamıyorum pek. hollywood'un islam'ı "vaay çok egzotik ama dostum çok geriler bizden kehkeh" olarak yansıtması hiç yeni değil ama bunu satc gibi bir dizinin 2. filmiyle yapması çok saçma zira bu hikaye 7 sezon ve 1 filmdir suya sabuna dokunmadı. ilk filminde bir "this is mexico!" olayı vardı ama bu onun yanında kulakta deve kalıyor. çarşaflı kadınların modayı takip etmesi de "sok itin götüne ama olsun yine de takip ediyorlar dünyayı" olmuş pek de çirkin olmuş. neyse yani "wouuw ezan!" a falan da gerek yoktu bence. ama satc kötü olamaz. bu da böyle.
aiden'ı fragmanda gördüğümde pek korkmuştum satc de bozdu tüh diye ama tam klasik bir carry var karşımızda, yazar sağolsun hiç bozmamış.
en muhteşem espriler:
1. abu dhabi du!
2. samantha, the baby will tire eventually.
3. jude law
unutmadan, +18 bir filme kimlik sormayan gişe görevlisine kucak dolu teşekkürlerimi iletiyorum. kesin eyeliner'dan bak.
17 Haziran 2010 Perşembe
16 Haziran 2010 Çarşamba
çok madde
bugün 3 haftadan sonra ilk defa odama girince çok korkunç bir manzarayla karşılaştım, dün gece yurt odamdan annemin arabasına yüklediğim, annemin "ben açarım onların hepsini" dediği 2 bavul, 6 çanta, sayamayacağım kadar da torba odamın ortasında aynen benim topladığım gibi duruyordu. bir yandan sevindim, 8 aydır neyi nereye koyuyorsam orada buluyorum ve bu paha biçilemez bir şey. Bir yandan da tütü'yle oynamak (kedi!) [kedi yerine jedi yazdım az önce..] film izlemek gibi isteklerim vardı sanki evden hiç sıkılmayacakmışım gibi şu 2.5 hafta boyunca.
limonata içmek gibi isteklerim de varken gittim bira aldım dolaptan. dünya üzerinde o birayı şu an en çok benim hakettiğimi hissettiğime inandırdım kendimi. bozuk jack dünyanın en sinir bozucu cismi. yenisini aldıktan 2 ay sonra amfim ve basım buluştu, çok açtım sesini, bu cesaret hep gelmiyor. aldığım dergi, drum&bass'ı açtım, içindekilerden tanıdığım iki yazarın isimlerine baktım, nasıl bir manyak olduğumu irdelemeden kapadım masama koydum.
bilgisayarımı açamadan annem eve geldi, "aa bira" dedi ve alıp yarısını bir dikişte içti. böyle bir anne benimkisi.
şimdi ben bu 2.5 hafta boyunca bir insanı aramasam, msn'e facebook'a girmesem, bir allahın kulu da "burcu yaşıyo musun" diye aramaz sormaz beni. biliyorum. sormazdı yani. şimdi de bir kişi sorar. bunun kararını sanırım annem vermiş, o her şeyi bilir. ilk tanıştığım insanın boynuna atlamamam, uzun vadede edindiğim dostlukların da çoğunu kaybetmem benim suçumdu belki. ama anneme göre demek ki en iyisi beni kimsenin arayıp sormamasıymış, koşulsuz sevgiye, arkadaş gibi ama aynı kandan birine ihtiyacım yokmuş benim. bu sefer de kendimi buna inandırdım. artık bira yoktu çünkü.
toplanması gereken korkunç bir oda var arkamda. evet görmemek için arkamı döndüm. iğrenç de bir karasinek var odada, duyuyorum.
limonata içmek gibi isteklerim de varken gittim bira aldım dolaptan. dünya üzerinde o birayı şu an en çok benim hakettiğimi hissettiğime inandırdım kendimi. bozuk jack dünyanın en sinir bozucu cismi. yenisini aldıktan 2 ay sonra amfim ve basım buluştu, çok açtım sesini, bu cesaret hep gelmiyor. aldığım dergi, drum&bass'ı açtım, içindekilerden tanıdığım iki yazarın isimlerine baktım, nasıl bir manyak olduğumu irdelemeden kapadım masama koydum.
bilgisayarımı açamadan annem eve geldi, "aa bira" dedi ve alıp yarısını bir dikişte içti. böyle bir anne benimkisi.
şimdi ben bu 2.5 hafta boyunca bir insanı aramasam, msn'e facebook'a girmesem, bir allahın kulu da "burcu yaşıyo musun" diye aramaz sormaz beni. biliyorum. sormazdı yani. şimdi de bir kişi sorar. bunun kararını sanırım annem vermiş, o her şeyi bilir. ilk tanıştığım insanın boynuna atlamamam, uzun vadede edindiğim dostlukların da çoğunu kaybetmem benim suçumdu belki. ama anneme göre demek ki en iyisi beni kimsenin arayıp sormamasıymış, koşulsuz sevgiye, arkadaş gibi ama aynı kandan birine ihtiyacım yokmuş benim. bu sefer de kendimi buna inandırdım. artık bira yoktu çünkü.
toplanması gereken korkunç bir oda var arkamda. evet görmemek için arkamı döndüm. iğrenç de bir karasinek var odada, duyuyorum.
14 Haziran 2010 Pazartesi
akılda kalanlar - 2
şimdi eğer bu yazının 1ini okumadıysanız şuradan alalım: aha.
-("ele güne karşı" isteyen seyirciye istediklerini veremedikten sonra) abi bi kere istediler,
çalamayız bilmiyoruz dedik, ikicide repertuarda yok dedik, ama 15 kere ya!
-evde tarantula çıktı.
-neğ?
-örümcek yani, ehe.
-öğhh kocaman bi karafatma gördüm (taklidiyle) ayaklarını beele beele yapıyodu sırt üstü.
-belki amudda yürüyodu da yoruldu dinlenmek için yattı, hep kötü düşünün siz.
-clubber karafatma!
-(grubun olayını-70ler80ler türkçe pop- kaçırmış bir teyze konser sırasında) yeter artık nostalji nostalji!
-abi adam salak ya.
-(iki kişi aynı anda) beyler adam liseli!
-(musallat olan dj'in yanından elinde 7 birayla geçerken) biz eve gidiyoz uyicaz.
-arabanın içinde adam var ?!
-(konser sonrası sabahı uyanmayan grup elemanlarına) hadi soundcheck!
-bu benim son konserimdi.
-artık inanmıyoruz maalesef.
-dünya 46.sıymş, 50 kişi falan katıldı heralde.
-46 katılmıştır bence.
-(batak oynarken, oyunu yeni öğrenen, kız sinek atana dönüp) bak sen bundan kaybediyosun, neden kız attın mesela?
-başka sineğim yok?
-hmm, bundan kaybediyosun işte.
-bizim balkonda adamlar bişiler yapıyo.
-ne güzel sahiplendin.
-(ikinci yemeğini alıp dönünce oturacağı yerde kaymaklı ekmek kadayıfı görür) bu ne be?
-müessesedenmiş en çok yemek yiyen müşterileri sensin diye.
-burda herkes yemek yiyo ama bütün sinekler bana geliyo!
-az önce "hocam herkes konuşuyodu bi beni gördünüz" gibi bişi dedin.
-(tuvalet hakkında) ya kokuyo ama iş görüyo.
-iş görmesi için delik bulundurması yeterli zaten.
-(dağdan inerken 40 dakika doğada at görmeye çalışıp göremedikten sonra feribot beklerken kamyonun içini gösterip) oha al bak at..
-iyi de ne kadar uyuduğunuzu hiç bi şekil bilemezsiniz ki.
-tam karşıda saat var ki.
-müzik dinlerken de kaç parça geçmiş ona bakıyosun.
-(patlamış mısırı göstererek) abi bu allahın olduğuna kanıt bence, küçücük bir mısır tanesinden böyle bir şey çıkıyor falan.
-ne alakası var be, nişasta ısınınca çıkıyo içerden (el hareketleriyle) katılaşıyo sonra.
-onu bi daa yapsana..
-az önce patlamış mısırdan allahın olmadığını mı kanıtladık?
-o bayan şu şekil geynir, bu bayan şu şekil geynir, şu şekil geynir. sonuncusunun öznesi yok yalnız.
***
bu sefer de aranızda olabildiğim için teşekkürler.
-("ele güne karşı" isteyen seyirciye istediklerini veremedikten sonra) abi bi kere istediler,
çalamayız bilmiyoruz dedik, ikicide repertuarda yok dedik, ama 15 kere ya!
-evde tarantula çıktı.
-neğ?
-örümcek yani, ehe.
-öğhh kocaman bi karafatma gördüm (taklidiyle) ayaklarını beele beele yapıyodu sırt üstü.
-belki amudda yürüyodu da yoruldu dinlenmek için yattı, hep kötü düşünün siz.
-clubber karafatma!
-(grubun olayını-70ler80ler türkçe pop- kaçırmış bir teyze konser sırasında) yeter artık nostalji nostalji!
-abi adam salak ya.
-(iki kişi aynı anda) beyler adam liseli!
-(musallat olan dj'in yanından elinde 7 birayla geçerken) biz eve gidiyoz uyicaz.
-arabanın içinde adam var ?!
-(konser sonrası sabahı uyanmayan grup elemanlarına) hadi soundcheck!
-bu benim son konserimdi.
-artık inanmıyoruz maalesef.
-dünya 46.sıymş, 50 kişi falan katıldı heralde.
-46 katılmıştır bence.
-(batak oynarken, oyunu yeni öğrenen, kız sinek atana dönüp) bak sen bundan kaybediyosun, neden kız attın mesela?
-başka sineğim yok?
-hmm, bundan kaybediyosun işte.
-bizim balkonda adamlar bişiler yapıyo.
-ne güzel sahiplendin.
-(ikinci yemeğini alıp dönünce oturacağı yerde kaymaklı ekmek kadayıfı görür) bu ne be?
-müessesedenmiş en çok yemek yiyen müşterileri sensin diye.
-burda herkes yemek yiyo ama bütün sinekler bana geliyo!
-az önce "hocam herkes konuşuyodu bi beni gördünüz" gibi bişi dedin.
-(tuvalet hakkında) ya kokuyo ama iş görüyo.
-iş görmesi için delik bulundurması yeterli zaten.
-(dağdan inerken 40 dakika doğada at görmeye çalışıp göremedikten sonra feribot beklerken kamyonun içini gösterip) oha al bak at..
-iyi de ne kadar uyuduğunuzu hiç bi şekil bilemezsiniz ki.
-tam karşıda saat var ki.
-müzik dinlerken de kaç parça geçmiş ona bakıyosun.
-(patlamış mısırı göstererek) abi bu allahın olduğuna kanıt bence, küçücük bir mısır tanesinden böyle bir şey çıkıyor falan.
-ne alakası var be, nişasta ısınınca çıkıyo içerden (el hareketleriyle) katılaşıyo sonra.
-onu bi daa yapsana..
-az önce patlamış mısırdan allahın olmadığını mı kanıtladık?
-o bayan şu şekil geynir, bu bayan şu şekil geynir, şu şekil geynir. sonuncusunun öznesi yok yalnız.
***
bu sefer de aranızda olabildiğim için teşekkürler.
3 Haziran 2010 Perşembe
ibretlik paylaşım.
ya burası böyle günlük gibin oldu ama ruh hali nasıl bir şeyse blogların uzunluklarına bile karışıyo yemin ederim.
ne diyeceğimi bu arada unutmam bence bayağı çirkin oldu. kalsın bu böyle.
ne diyeceğimi bu arada unutmam bence bayağı çirkin oldu. kalsın bu böyle.
2 Haziran 2010 Çarşamba
tespit by bilmiyorum mmt galiba
bu zor günler solan güller eskidendi geçti o zaman aşık olduğum rüzgarlar esti esti geçti
why can't you stay here a while stay here a while stay with me
ahaha.
why can't you stay here a while stay here a while stay with me
ahaha.
31 Mayıs 2010 Pazartesi
çekirdek
hamster'ımın koşu şeysine sayaç bağlicam hayvan telef oldu binmeyi öğrendiğinden beri, bari kaç km gittiğini görüp mutlu olsun yavrum benim.
israil, naber?
huntington, sana sesleniyorum.
isminin genetik bir hastalık olduğuna hiç değinmeyecektim ama seni o kadar sevmedim ki değinmeye karar verdim.
sen ki müslümanlar pisliktir sloganını amerika'dan duyurmaya çalışan,
sen ki türkiye yırtık ülkedir (!) deyip atatürk'ün ismini doğru yazamayan,
sen ki durup durup özal'dan alıntı veren,
tüm günümü elimden aldın.
demicem başka bişi.
ben de amma politik yazı yazamazmışım burdan bunu gördük.
isminin genetik bir hastalık olduğuna hiç değinmeyecektim ama seni o kadar sevmedim ki değinmeye karar verdim.
sen ki müslümanlar pisliktir sloganını amerika'dan duyurmaya çalışan,
sen ki türkiye yırtık ülkedir (!) deyip atatürk'ün ismini doğru yazamayan,
sen ki durup durup özal'dan alıntı veren,
tüm günümü elimden aldın.
demicem başka bişi.
ben de amma politik yazı yazamazmışım burdan bunu gördük.
yalın
adamın suratı her aklıma geldiğinde "AYM İN LAAĞĞĞĞV" diye başlıyorum ki sakının o zaman benden. sesim göründüğünden kötü. iyi örövizyon parçası bu bence, iyi parça değil de adamın aklından 1 sene geçse de çıkmayan. bu sonuncusu baya kötü bence. ben robotumuzu da pek sevmedim o ayrı hikaye.
sabancı'nın çim sulamak için kullandığı fıskiyelerin arasında mayomu giyip fink atmak istiyorum. maalesef ya elimde bilgisayar ya defter yada hastayken kaşılaştığım için tadını çıkaramadım. onun yerine kafamda nasıl ıslanmam algoritmaları yaratıp aklımı kullanıyorum. geçen gün bi yol gördük 5 kız ortada kalmış geçemedikleri için üzülüyorlardı.
şimdi hatırladım da; baktım evde, attım hafızaya, beyin bedava. hamallığa gerek yok.
almanya yenince biz de ikinci olmuş sayıldık.
ruby diye programlama kitabi gördüm ic'de. üşenip bakamadım ama şimdi de "rubirubirubirubiieeee, ağağağ" söylüyorum.
sesi kötü bi insan için çok şarkı söylüyorum. hatta tüm tekirdağ ahalisinden burayı okuyorlarsa çok özür diliyorum. ben kendi sesime ya onu duymayınca ya da sarhoşken katlanabildiğimden sebep, ki ikisi de aynı kapıya çıkıyo, konserlerde falan söylüyordum anca. tekirdağda (ya da tekirdağında bilmiyorum) sarhoştum ve bağıra bağıra şarkı söyledim. eğer ortamda sarhoş olmayan biri vardıysa, kendisinden çok çok özür diliyorum, biliyorum katlanılcak işkence değil. bir ara idil'i yakaladım bana bakıp göz kırptı o an çok bir şey farketmedim ama ayılınca çok utandım. kızın sesi birinden iyi diyecektim ama karşılaştırma yapacak insan bulamadım o derece.
evet ya, essay yazmam lazım ondan hala burdayım.
o değil de, biri şu altta beğendim beğenmedim falanları nasıl yapacağım konusunda beni aydınlatabilir mi?
sabancı'nın çim sulamak için kullandığı fıskiyelerin arasında mayomu giyip fink atmak istiyorum. maalesef ya elimde bilgisayar ya defter yada hastayken kaşılaştığım için tadını çıkaramadım. onun yerine kafamda nasıl ıslanmam algoritmaları yaratıp aklımı kullanıyorum. geçen gün bi yol gördük 5 kız ortada kalmış geçemedikleri için üzülüyorlardı.
şimdi hatırladım da; baktım evde, attım hafızaya, beyin bedava. hamallığa gerek yok.
almanya yenince biz de ikinci olmuş sayıldık.
ruby diye programlama kitabi gördüm ic'de. üşenip bakamadım ama şimdi de "rubirubirubirubiieeee, ağağağ" söylüyorum.
sesi kötü bi insan için çok şarkı söylüyorum. hatta tüm tekirdağ ahalisinden burayı okuyorlarsa çok özür diliyorum. ben kendi sesime ya onu duymayınca ya da sarhoşken katlanabildiğimden sebep, ki ikisi de aynı kapıya çıkıyo, konserlerde falan söylüyordum anca. tekirdağda (ya da tekirdağında bilmiyorum) sarhoştum ve bağıra bağıra şarkı söyledim. eğer ortamda sarhoş olmayan biri vardıysa, kendisinden çok çok özür diliyorum, biliyorum katlanılcak işkence değil. bir ara idil'i yakaladım bana bakıp göz kırptı o an çok bir şey farketmedim ama ayılınca çok utandım. kızın sesi birinden iyi diyecektim ama karşılaştırma yapacak insan bulamadım o derece.
evet ya, essay yazmam lazım ondan hala burdayım.
o değil de, biri şu altta beğendim beğenmedim falanları nasıl yapacağım konusunda beni aydınlatabilir mi?
29 Mayıs 2010 Cumartesi
adamın içine kaçan thom yorke
b: ben "yansın" dan korkuyorum.
m: höeh. nassı yani?? çok güzel parça bence..
b: çok güzel. o yüzden korkuyorum zaten.
bazı parçalar o kadar işliyor ki içime, dinleyerek söyledikleri her şeyi yapabileceğime inanıyorum. sil baştan, yansın, çoban yıldızı; belki biraz da dancing queen, lithium. ama daha çok türkçe.
söyledikleri her şeyi yapabileceğime inancımdan da korkuyorum işte. ne kadar mutlu hissettirdikleri, neler canlandırdıkları önemsiz.
ben çok sevince hep korkarım zaten.
whatever makes you happy, whatever you want.
ps: başlık için esat'a el sallıyorum.
m: höeh. nassı yani?? çok güzel parça bence..
b: çok güzel. o yüzden korkuyorum zaten.
bazı parçalar o kadar işliyor ki içime, dinleyerek söyledikleri her şeyi yapabileceğime inanıyorum. sil baştan, yansın, çoban yıldızı; belki biraz da dancing queen, lithium. ama daha çok türkçe.
söyledikleri her şeyi yapabileceğime inancımdan da korkuyorum işte. ne kadar mutlu hissettirdikleri, neler canlandırdıkları önemsiz.
ben çok sevince hep korkarım zaten.
whatever makes you happy, whatever you want.
ps: başlık için esat'a el sallıyorum.
26 Mayıs 2010 Çarşamba
amfide değil kanaldayım ulan!
şimdi size birkaç bilgi vereceğim.
dünyada ilk kız bas çalan insan ben değilim.
bas da bir yanflüt, ne bileyim bir çello gibi enstrumandır, ele alındığında "warning! male needed!" uyarısı vermez. bu yüzden "nasıl çalıyorsun?" sorusuna cevap veremiyorum.
hayır bas benden uzun değil, hayır bas benden ağır değil.
bas gitarı ben gibi her kız eline alabilir, 10 ay ders alırsa ben gibi çalabilir.
vokal yeteneğim olmadığı, müziği sevdiğim ve bas gitarın sesini çok sevdiğim için bas çalıyorum.
başka sorunuz olursa cevaplamak için can atarım.
ayrıca, jack'ı çıkardığımda çıkan sesin üzerine "abii biri de amfiyi kapayıp çıkarsın be ehuhe" diyen insan: "ÇIKARIYORUUM" deyip, 10 saniye kadar bekleyip jack'ı çıkardım, eğer azcık olaylan alakan varsa yanımdaki amfi için haber vermeyeceğimi, amfinin zaten kapalı olduğunu ama benim amfiden çalmadığımı bilmeni isterim. hani bi masa var insanlar başında duruyo, hah o mixer, sesi ondan ayarlıyorlar. etrafta da koccaman kolonlar var ya, ses de onlardan geliyo.
asabiyim bi de evet,
hadi kib.
dünyada ilk kız bas çalan insan ben değilim.
bas da bir yanflüt, ne bileyim bir çello gibi enstrumandır, ele alındığında "warning! male needed!" uyarısı vermez. bu yüzden "nasıl çalıyorsun?" sorusuna cevap veremiyorum.
hayır bas benden uzun değil, hayır bas benden ağır değil.
bas gitarı ben gibi her kız eline alabilir, 10 ay ders alırsa ben gibi çalabilir.
vokal yeteneğim olmadığı, müziği sevdiğim ve bas gitarın sesini çok sevdiğim için bas çalıyorum.
başka sorunuz olursa cevaplamak için can atarım.
ayrıca, jack'ı çıkardığımda çıkan sesin üzerine "abii biri de amfiyi kapayıp çıkarsın be ehuhe" diyen insan: "ÇIKARIYORUUM" deyip, 10 saniye kadar bekleyip jack'ı çıkardım, eğer azcık olaylan alakan varsa yanımdaki amfi için haber vermeyeceğimi, amfinin zaten kapalı olduğunu ama benim amfiden çalmadığımı bilmeni isterim. hani bi masa var insanlar başında duruyo, hah o mixer, sesi ondan ayarlıyorlar. etrafta da koccaman kolonlar var ya, ses de onlardan geliyo.
asabiyim bi de evet,
hadi kib.
24 Mayıs 2010 Pazartesi
hot kiss
bas gitar gibi bi enstrüman çalmaya başlamadan önce insanlarla 19 yıldır anlaşamadığımı hatırlasaymışım keşke.
(bu arada hayır gitar çalarsan kendi başına da çalarsın insanlarından değilim, sonuçta bas da gitar da davul da vokal de bir gruba ihtiyaç duyacak en nihayetinde.)
zaten 2 parça çalacağımız konserimsi için 1 ay önceden verildi parçalar. ilk hafta prova alındı, davulcu bilmiyordu bir tek parçayı. diğerleri zaten hallolmuştu.
2. hafta benim darlamamla prova alındı, dalga da geçildi aceleci ve heyecanlı olduğum için, davul da öğrenmişti parçayı, parça halloldu.
3. hafta, hocanın bizden sorumlu olduğunu söylediği vokale 2 mail attım, hocayı 5 kere msn'den itekledim ama ikisinden de hiçbir tepki alamadım.
4. hafta, benim kendi bas hocamı soundcheck ve konseri arasında evine giderek hallettiğim, kadının tüm bildiği küfürleri etse haklı olacağı bir durumda hallettiğim hem de, bas hocam da türkiye'nin en iyi kadın basçısı bu arada, 2. parçanın "zaten" yetişmeyeceğini, diğer parçayı prova edeceğimizi stüdyoda öğrendim. bu arada gitar stüdyoda yoktu, vokal de "ehue ben hiç bakmadım onun sözlerine falan" demişti. lann biz şimdi niye prova alıyoruz madem sadece ilk parçayla çıkıcaz biz yaptık o parçayı şimdi oturup diğeri çıkaralım o zaman!!! 'ı daha kibar bi biçimde söylememin üzerinden 3 dakika geçmedi ki stüdyoyu 2 kız bastı ve bu saate stüdyoyu aldıklarını söylediler, vokalin, "en kötü soundcheckte hallederiz artık" cümlesinin sonunu dinlemeye tahammül dahi edemeden terk ettim stüdyoyu.
bu arada vokalin sürekli diğer gruplarıyla aldığı provalardan haberdar olmam, onların "daha iddialı" olduğunu büyük bir gururla söylüyor olması beni çok feci kaşındırıyor.
bir süre bas çalamayabilirim.
(bu arada hayır gitar çalarsan kendi başına da çalarsın insanlarından değilim, sonuçta bas da gitar da davul da vokal de bir gruba ihtiyaç duyacak en nihayetinde.)
zaten 2 parça çalacağımız konserimsi için 1 ay önceden verildi parçalar. ilk hafta prova alındı, davulcu bilmiyordu bir tek parçayı. diğerleri zaten hallolmuştu.
2. hafta benim darlamamla prova alındı, dalga da geçildi aceleci ve heyecanlı olduğum için, davul da öğrenmişti parçayı, parça halloldu.
3. hafta, hocanın bizden sorumlu olduğunu söylediği vokale 2 mail attım, hocayı 5 kere msn'den itekledim ama ikisinden de hiçbir tepki alamadım.
4. hafta, benim kendi bas hocamı soundcheck ve konseri arasında evine giderek hallettiğim, kadının tüm bildiği küfürleri etse haklı olacağı bir durumda hallettiğim hem de, bas hocam da türkiye'nin en iyi kadın basçısı bu arada, 2. parçanın "zaten" yetişmeyeceğini, diğer parçayı prova edeceğimizi stüdyoda öğrendim. bu arada gitar stüdyoda yoktu, vokal de "ehue ben hiç bakmadım onun sözlerine falan" demişti. lann biz şimdi niye prova alıyoruz madem sadece ilk parçayla çıkıcaz biz yaptık o parçayı şimdi oturup diğeri çıkaralım o zaman!!! 'ı daha kibar bi biçimde söylememin üzerinden 3 dakika geçmedi ki stüdyoyu 2 kız bastı ve bu saate stüdyoyu aldıklarını söylediler, vokalin, "en kötü soundcheckte hallederiz artık" cümlesinin sonunu dinlemeye tahammül dahi edemeden terk ettim stüdyoyu.
bu arada vokalin sürekli diğer gruplarıyla aldığı provalardan haberdar olmam, onların "daha iddialı" olduğunu büyük bir gururla söylüyor olması beni çok feci kaşındırıyor.
bir süre bas çalamayabilirim.
22 Mayıs 2010 Cumartesi
yeni albümü dinlememiştim allahtan
doğumgünümde, odamda yalnız donarak uyumaya çalışıyorum, amfitiyatrodan "bir derdim var" geliyor mor ve ötesi'nin çaldığı. o kadar halsizim ki uyumaya bile halim yok sanki. inip bunu yazmak için gerekli enerjiyi nereden buldum, bilmiyorum.
çok kararttım burayı, yakında çok eğlendiricem söz.
şununla başlamış olayım:
murat'ın hediye aldığı fare(!)yi anneme "artık bir hemstırım var!" mesajıyla haber verdim. annem: "güle güle kullan" dedi ..
zamanında da muhabbet kuşum hapşırdığında "uuğ canım çok yaşaa" demişti, ben hapşırınca hala "üstünü giy!!" oluyor ama ..
edit: sesini kıstılar.. bence şimdi daha acıklı oldu :(
çok kararttım burayı, yakında çok eğlendiricem söz.
şununla başlamış olayım:
murat'ın hediye aldığı fare(!)yi anneme "artık bir hemstırım var!" mesajıyla haber verdim. annem: "güle güle kullan" dedi ..
zamanında da muhabbet kuşum hapşırdığında "uuğ canım çok yaşaa" demişti, ben hapşırınca hala "üstünü giy!!" oluyor ama ..
edit: sesini kıstılar.. bence şimdi daha acıklı oldu :(
17 Mayıs 2010 Pazartesi
bilicin
odada uyuyan var diye koridora çıkıp ağlamaktan nefret ediyorum. hadi biri uyuyo diye telefonla dışarda konuşmayı anladım da ağlamak olmuyo hakkaten.
telefonumu 2. katın boşluğundan aşağı attım, inip almaya giderken "lütfen çalışma lütfen" bile dedim ama çalışıyor hala. elektroniklerin gerçekten kendi istekleri var ve biz ne istersek isteyelim onlar kendi bildiklerini yapıyorlar bence.
telefonumu 2. katın boşluğundan aşağı attım, inip almaya giderken "lütfen çalışma lütfen" bile dedim ama çalışıyor hala. elektroniklerin gerçekten kendi istekleri var ve biz ne istersek isteyelim onlar kendi bildiklerini yapıyorlar bence.
othello
öncelikle, evet fenerbahçeli'yim.
anlamadığım şey insan davranışları ama.
anons diyor ki bursaspor maçı 2-2, fener de 1-1, böylece fener şampiyon hebehelölölöyy diyen fener taraftarı stada dökülüyor. olay genel olarak bu.
sonra öğreniliyor ki bursaspor maçı aslında 2-1, böylece bursa şampiyon. bunun üzerine fener taraftarı koltukları yakmaya futbolculara saldırmaya falan başlıyor. abi biraz önce o futbolcuyla sarılıp halay çekiyodun, beşiktaşın attığı bir gol neden senin o futbolcuyla aranda olanı değiştiriyor ki?
hayır tabii ki futbolcu kötü diye suratına tüküreni de anlamıyorum ama bu ekstra saçma. adam yanından hiç ayrılmadı, hiç farklı bir şey yapmadı senin duygularının değişmesi sürecinde. senin skorun hala 1-1. beşiktaş bi tane az yemiş sadece. yanlış anlamışsın olayı sen.
aynı şekilde yönetime genel itirazlarda da "2006'da da son maçtan şampiyonluk verdik yönetim değişmeli artık" falan var. iyi de, son maçtan verdin yani nerdeyse şampiyondun aslında yönetimin göründüğünden iyi olması gerekmiyo mu.
ben hiç mi anlamıyorum yahu futboldan.. yani bence anlıyorum da aslında anlayan adamları anlamıyorum galiba.
bi de "ehuhehe şampiyon olmadan sevinen taraftar puahaha ezikler" insanlarının suratlarına dahi bakmıyor, gelecekte ns finallerini 105 açıklayıp, 5 dakika sonra aslen 15 olduğunu belirtip, tüm süreç boyunca da surat ifadelerini kameraya çekip youtube'a koymayı planlıyorum.
anlamadığım şey insan davranışları ama.
anons diyor ki bursaspor maçı 2-2, fener de 1-1, böylece fener şampiyon hebehelölölöyy diyen fener taraftarı stada dökülüyor. olay genel olarak bu.
sonra öğreniliyor ki bursaspor maçı aslında 2-1, böylece bursa şampiyon. bunun üzerine fener taraftarı koltukları yakmaya futbolculara saldırmaya falan başlıyor. abi biraz önce o futbolcuyla sarılıp halay çekiyodun, beşiktaşın attığı bir gol neden senin o futbolcuyla aranda olanı değiştiriyor ki?
hayır tabii ki futbolcu kötü diye suratına tüküreni de anlamıyorum ama bu ekstra saçma. adam yanından hiç ayrılmadı, hiç farklı bir şey yapmadı senin duygularının değişmesi sürecinde. senin skorun hala 1-1. beşiktaş bi tane az yemiş sadece. yanlış anlamışsın olayı sen.
aynı şekilde yönetime genel itirazlarda da "2006'da da son maçtan şampiyonluk verdik yönetim değişmeli artık" falan var. iyi de, son maçtan verdin yani nerdeyse şampiyondun aslında yönetimin göründüğünden iyi olması gerekmiyo mu.
ben hiç mi anlamıyorum yahu futboldan.. yani bence anlıyorum da aslında anlayan adamları anlamıyorum galiba.
bi de "ehuhehe şampiyon olmadan sevinen taraftar puahaha ezikler" insanlarının suratlarına dahi bakmıyor, gelecekte ns finallerini 105 açıklayıp, 5 dakika sonra aslen 15 olduğunu belirtip, tüm süreç boyunca da surat ifadelerini kameraya çekip youtube'a koymayı planlıyorum.
16 Mayıs 2010 Pazar
otello
gece 1.30'da turgut-talya-burcu şebnem ferah konserinden dönüyorduk. bi gelin arabası gördük.
burcu: bu ne be bu saatte mi evleniyosunuz..
turgut: ahah tam onu dicektim.
burcu: gerdekten dönüyo galiba.
turgut: lan.. tam onu dicektim..
bilmiyorum ya benzediğimiz insanlarla iyi arkadaş oluyoruz ya da o kadar çok arkadaş oluyoruz ki benziyoruz.
burcu: bu ne be bu saatte mi evleniyosunuz..
turgut: ahah tam onu dicektim.
burcu: gerdekten dönüyo galiba.
turgut: lan.. tam onu dicektim..
bilmiyorum ya benzediğimiz insanlarla iyi arkadaş oluyoruz ya da o kadar çok arkadaş oluyoruz ki benziyoruz.
15 Mayıs 2010 Cumartesi
raportör oldum bi kere ama sevmedim
- burcu sen niye konuşmuyosun?
+ o gözlem yapıyo şimdi, sabah bloguna yazıcak.
+ o gözlem yapıyo şimdi, sabah bloguna yazıcak.
14 Mayıs 2010 Cuma
enes erkek ismi bence
ic'ye gelen liseli gençler fotoğraf çekiyo. yemin ederim tam hayvanat bahçesi oldu şimdi..
benim de sanırım bi ara ic'den çıkmam lazım.
benim de sanırım bi ara ic'den çıkmam lazım.
12 Mayıs 2010 Çarşamba
yalan yanlış okuma
okuduğum: vehbi çok acil hastanesi
lan? deyip geri okuduğum: vehbi koç acil hastanesi.
ic'nin alt katında sırtımı camlara doğru verip ders çalışırken bir lisenin gelmesi ve giriş katındaki balkonlardan aşağı sarkmaları bende mütemadiyen "beni doğal ortamımda gözlemlemeye gelmişler" etkisi bırakıyor. böle ayı falanım, az önce bakıcımın verdiği eti yiyorum da işte çocuklar falan da kafesin dışından bakıyor gibi. çok pis bakıyorum onlara o yüzden.
lan? deyip geri okuduğum: vehbi koç acil hastanesi.
ic'nin alt katında sırtımı camlara doğru verip ders çalışırken bir lisenin gelmesi ve giriş katındaki balkonlardan aşağı sarkmaları bende mütemadiyen "beni doğal ortamımda gözlemlemeye gelmişler" etkisi bırakıyor. böle ayı falanım, az önce bakıcımın verdiği eti yiyorum da işte çocuklar falan da kafesin dışından bakıyor gibi. çok pis bakıyorum onlara o yüzden.
11 Mayıs 2010 Salı
ders çalışmam lazım
"köpekleri doyurucağına afrika'daki açları doyur" insanları,
hiçbirinizi sevmiyorum.
hiçbirinizi sevmiyorum.
9 Mayıs 2010 Pazar
kohudan durulmuyo bea.
ben yine saldırıcam, bu gidişle de hakkaten vidyodaki kadına dönücem ama, neyse yani devam etmek istiyosanız linki izleyin, biraz da anlatayım. du bi dakka kaynamadan,
http://www.haberler.com/karabuk-mahalleli-tepki-gosterdi-hayvansever-haberi/
sonra "notlarınız ektedir" diip boş mail atan hocalara dönüyorum.
bi kadın var vidyoda, sokaktaki kedi-köpekleri kendi çitlerle hazırladığı bölüme koymuş evinin bahçesinde, hepsini kısırlaştırmış, ilaçlarını vermiş, bakımlarını yapmış. birkaç keyword var az önceki cümlenin içinde; sokaktaki, çit, bahçe, kısırlaştırma, ilaç.
mahalleli de bunun için kadını linç etmek üzere, eminim polisler olmasa o dede o kadını yerdi. hepsi bir ağızdan nasıl köpekler tarafından kovalandıklarını, bilmemkaç kişiyi ısırdıklarını anlatıyorlar, birkaç örnek aşağıda ama ben "tü allah belanı versin senin şerefini! kokudan durulmuyo be!" diyen adamın suratının ortasına bi yumruk, bacağına da bi tekme atma isteğiyle yanıp tutuştum oturduğum yerden. kadın gıkını çıkarmadı..
-zehirleyelim hepsini de gör gününü.
-59 yaşımdayım ben bunları çekicek insan mıyım, hukukçu eşiyim, ayıp diil mi..
-benim kızım okula giderken üstünden geçti köpek!
-benim kızımın da dişi kırıldı.
-neden salıyosunuz köpeklerinizi?
-biz de hayvanları seviyoruz ama doğal haliyle bakmayı tercih ediyoruz (?!)
-biz de köpek seviyoruz ama çocuklarımızı daha çok seviyoruz, senin için konuşmak kolay.
-bu köpeklerin bağlı kalması hiç iyi diil.
-hayvan dolu ev dolu..
-yemek yerken kaçmıştır dediniz!!
-biz bahçemizde oturamıyoruz.
-çocuklar geliyo "amca beni oradan geçirir misin" artık onu geçir bunu geçir?
1. kadın zaten tutup da petshoptan kedi-köpek alıp çoğaltmamış ki, sokaktaki kedi-köpekleri alıp bi de kısırlaştırmış, ne demek neden salıyosun, aptal onlar sokakta olucak kadın almasa zaten.
2. kadının da dediği gibi, köpeklere şiddet uygulamadığın sürece doğduğundan itibaren, ısırmak nedir bilmez. sen mahalledeki köpeği sopayla kovalar, üstüne taş atarsan o hayvan bağırır da ısırır da.
3. hukukçu eşi, sen git kocan gelsin.
4. çocukları da gaza getirmişler, bacaklarını göstererek "arkadaşımı şurasından ısırdı" diyo. kimse de çıkıp "bak beni buramdan ısırdı" deyip poposunu göstermiyo. zaten kadın salmıyo ki o köpekleri, 2-3 tanesi kaçmış heralde. bi de köpek besleyen kadın var ya, sokaktaki her köpek onun sanki.
5. kimse demedi ki çocuğundan daha çok sev köpeği diye, ama köpek sevmek başını okşamak değil ne yazık ki. o hayvanlar evet insana da çok muhtaçlar ama yemeğe, sıcağa, üstlerine atlayabilecekleri, suratlarını yalayabilecekleri insanlara daha çok muhtaçlar. bu iş yavru köpeklere bakıp "ayy yavruumm ne şekeeeğğğr" demekle olmuyor ne yazık ki. gerçekten sevmen için ellerini kirletmen lazım.
6. köpekler bağlı değil, bahçede koklaşıyorlar.
7. gerizekalı, doğal haliyle kalsa asıl saldırıcak, kadın toplamış evine almış!
8. neden madde koyduysam, kolay okunur yapmak için sanırım.
yani aslında işin özü, biavuç ev hanımı, çocukları ve emekli, canları sıkıldığından olsa gerek kadının üstüne yürümüşler. o kadın artık ne bakkala çıkabilir yalnız başına ne de hayvanlarına ilaç almaya. onun hayvanları evet, bir köpek seni severse senindir. biz nasıl sevgililerimize ait oluyorsak, olmayı seçiyorsak öyle.
beni neden mi gerdi bu durum bu kadar, önceleri sadece ev köpeklerinin üstüne atlayan bi insandım, annebaba derdi ki sokak köpeği seversen kuduz olursun karnından iğne yaparlar. kuduz aşısının artık karından yapılmadığını önce, her sokak köpeğinin kuduz olmadığını sonra öğrendim. "kırılsa ağrıdan duramazsın" gibi bişi olucak muhtemelen ama kuduz olunca saldırmıyor hayvanlar, bir köşeye çekilip ölmeyi bekliyor. tabi 7 yaşındayken ömer seyfettin okuduysanız size bir şey diyemem ama, neyse zaten konu bu değil. cip kapsamında gittiğim barınaktaki köpekler yine de bana en çok şey öğretenler oldu. etrafta gezinen, çok büyük bi kısmı benden büyük yüzlerce köpek. şimdi ne desem boş olacak, unutamayacağım şeylerden biridir onların ve benim yaşadığımız mutluluk.
hayvan bakımı ise dünyadaki en zor işlerden biri olabilir. o kadının tek başına o hayvanlarla çektiğini bir tek kendi biliyordur muhtemelen. bir de üstüne kendi parasıyla bakımlarını, kısırlaştırmalarını yapmış. bu sevgi değil, hayvan sevgisi yavru köpek okşamaksa değil. vicdani sorumluluk ve hayat adamak. eğer bunun için şerefine küfreden insanlarla savaşacaksa da savaşacaktır zaten. bırak 200 kişiyi ülke toplansa başına yılmayacaktır.
yani diyeceğim o ki, ya da vermicem bi anafikir bu sefer. siz anlayın ne anlıyorsanız. "fensin önünde sevdiğin köpek leş gibi kokuyodu" diyen arkadaşım, o köpek muhtemelen dünyanın en muhteşem köpeği. sevdikten sonra kolum yorulup da durduğumda patisiyle beni dürtüp "durma be!" diyen, diğer köpeği çağırdığım için kıskanıp üstüme atlayan köpek, birileri yemek yerken eline atlamak yerine önünde durup kuyruk sallayan, fakültelerin ikinci kapısı açık olsa da girmeyip arada yatan köpek, yakınında olduğu için kendini şanslı sayacağın köpektir, o kadar iyi niyetli insan keza zor bulunur.
olay hakkında daha sakin ve güzel bir yazı içinse: http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=18986243 .başlığın tümüne yazılanlar aslında o kadar şahane ki. i lav ekşisözlük.
http://www.haberler.com/karabuk-mahalleli-tepki-gosterdi-hayvansever-haberi/
sonra "notlarınız ektedir" diip boş mail atan hocalara dönüyorum.
bi kadın var vidyoda, sokaktaki kedi-köpekleri kendi çitlerle hazırladığı bölüme koymuş evinin bahçesinde, hepsini kısırlaştırmış, ilaçlarını vermiş, bakımlarını yapmış. birkaç keyword var az önceki cümlenin içinde; sokaktaki, çit, bahçe, kısırlaştırma, ilaç.
mahalleli de bunun için kadını linç etmek üzere, eminim polisler olmasa o dede o kadını yerdi. hepsi bir ağızdan nasıl köpekler tarafından kovalandıklarını, bilmemkaç kişiyi ısırdıklarını anlatıyorlar, birkaç örnek aşağıda ama ben "tü allah belanı versin senin şerefini! kokudan durulmuyo be!" diyen adamın suratının ortasına bi yumruk, bacağına da bi tekme atma isteğiyle yanıp tutuştum oturduğum yerden. kadın gıkını çıkarmadı..
-zehirleyelim hepsini de gör gününü.
-59 yaşımdayım ben bunları çekicek insan mıyım, hukukçu eşiyim, ayıp diil mi..
-benim kızım okula giderken üstünden geçti köpek!
-benim kızımın da dişi kırıldı.
-neden salıyosunuz köpeklerinizi?
-biz de hayvanları seviyoruz ama doğal haliyle bakmayı tercih ediyoruz (?!)
-biz de köpek seviyoruz ama çocuklarımızı daha çok seviyoruz, senin için konuşmak kolay.
-bu köpeklerin bağlı kalması hiç iyi diil.
-hayvan dolu ev dolu..
-yemek yerken kaçmıştır dediniz!!
-biz bahçemizde oturamıyoruz.
-çocuklar geliyo "amca beni oradan geçirir misin" artık onu geçir bunu geçir?
1. kadın zaten tutup da petshoptan kedi-köpek alıp çoğaltmamış ki, sokaktaki kedi-köpekleri alıp bi de kısırlaştırmış, ne demek neden salıyosun, aptal onlar sokakta olucak kadın almasa zaten.
2. kadının da dediği gibi, köpeklere şiddet uygulamadığın sürece doğduğundan itibaren, ısırmak nedir bilmez. sen mahalledeki köpeği sopayla kovalar, üstüne taş atarsan o hayvan bağırır da ısırır da.
3. hukukçu eşi, sen git kocan gelsin.
4. çocukları da gaza getirmişler, bacaklarını göstererek "arkadaşımı şurasından ısırdı" diyo. kimse de çıkıp "bak beni buramdan ısırdı" deyip poposunu göstermiyo. zaten kadın salmıyo ki o köpekleri, 2-3 tanesi kaçmış heralde. bi de köpek besleyen kadın var ya, sokaktaki her köpek onun sanki.
5. kimse demedi ki çocuğundan daha çok sev köpeği diye, ama köpek sevmek başını okşamak değil ne yazık ki. o hayvanlar evet insana da çok muhtaçlar ama yemeğe, sıcağa, üstlerine atlayabilecekleri, suratlarını yalayabilecekleri insanlara daha çok muhtaçlar. bu iş yavru köpeklere bakıp "ayy yavruumm ne şekeeeğğğr" demekle olmuyor ne yazık ki. gerçekten sevmen için ellerini kirletmen lazım.
6. köpekler bağlı değil, bahçede koklaşıyorlar.
7. gerizekalı, doğal haliyle kalsa asıl saldırıcak, kadın toplamış evine almış!
8. neden madde koyduysam, kolay okunur yapmak için sanırım.
yani aslında işin özü, biavuç ev hanımı, çocukları ve emekli, canları sıkıldığından olsa gerek kadının üstüne yürümüşler. o kadın artık ne bakkala çıkabilir yalnız başına ne de hayvanlarına ilaç almaya. onun hayvanları evet, bir köpek seni severse senindir. biz nasıl sevgililerimize ait oluyorsak, olmayı seçiyorsak öyle.
beni neden mi gerdi bu durum bu kadar, önceleri sadece ev köpeklerinin üstüne atlayan bi insandım, annebaba derdi ki sokak köpeği seversen kuduz olursun karnından iğne yaparlar. kuduz aşısının artık karından yapılmadığını önce, her sokak köpeğinin kuduz olmadığını sonra öğrendim. "kırılsa ağrıdan duramazsın" gibi bişi olucak muhtemelen ama kuduz olunca saldırmıyor hayvanlar, bir köşeye çekilip ölmeyi bekliyor. tabi 7 yaşındayken ömer seyfettin okuduysanız size bir şey diyemem ama, neyse zaten konu bu değil. cip kapsamında gittiğim barınaktaki köpekler yine de bana en çok şey öğretenler oldu. etrafta gezinen, çok büyük bi kısmı benden büyük yüzlerce köpek. şimdi ne desem boş olacak, unutamayacağım şeylerden biridir onların ve benim yaşadığımız mutluluk.
hayvan bakımı ise dünyadaki en zor işlerden biri olabilir. o kadının tek başına o hayvanlarla çektiğini bir tek kendi biliyordur muhtemelen. bir de üstüne kendi parasıyla bakımlarını, kısırlaştırmalarını yapmış. bu sevgi değil, hayvan sevgisi yavru köpek okşamaksa değil. vicdani sorumluluk ve hayat adamak. eğer bunun için şerefine küfreden insanlarla savaşacaksa da savaşacaktır zaten. bırak 200 kişiyi ülke toplansa başına yılmayacaktır.
yani diyeceğim o ki, ya da vermicem bi anafikir bu sefer. siz anlayın ne anlıyorsanız. "fensin önünde sevdiğin köpek leş gibi kokuyodu" diyen arkadaşım, o köpek muhtemelen dünyanın en muhteşem köpeği. sevdikten sonra kolum yorulup da durduğumda patisiyle beni dürtüp "durma be!" diyen, diğer köpeği çağırdığım için kıskanıp üstüme atlayan köpek, birileri yemek yerken eline atlamak yerine önünde durup kuyruk sallayan, fakültelerin ikinci kapısı açık olsa da girmeyip arada yatan köpek, yakınında olduğu için kendini şanslı sayacağın köpektir, o kadar iyi niyetli insan keza zor bulunur.
olay hakkında daha sakin ve güzel bir yazı içinse: http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=18986243 .başlığın tümüne yazılanlar aslında o kadar şahane ki. i lav ekşisözlük.
7 Mayıs 2010 Cuma
olmayan çay kaşığı
ben buraya şimdi düşündüğüm birkaç bir şey yazıcam ama lütfen kimse alınmasın, zira bunlar çok zamandır içimde olan ama dünkü ortamda tavan yapmış şeyler.
hepsi baya sevdiğim insanlardan oluşan, tamam biri hariç, 9-10 kişilik bir masada konuşuyorduk, konu derslere burslara, malum özel okulda okumanın gereklerinden olan, o parayla neler yapılır piyuuğğ muhabbetine geldi. sonra gerçekten nerden çıktı bilmiyorum, bir insanın hayatında hiç dolmuşa binmemiş olmasından işte özel şoförlerinden malından mülkünden açıldı konu. oldum olası maddi konular gerer beni zaten.
ben burslu değilim, hayatımda hiç de olmadım. artık temcit pilavı gibi insanların "oha lan baban nası veriyo o parayı helal kehkeh" muhabetinden suratlarına kusasım var, sanki herkes 4.0, herkes burslu akuğ. neyse dönücem buraya.
ben de dahil oliim olaya dedim, çok da masumdu dediğim, "ben de koç lisesi mezunuyum alışığım öyle özel şoförlü hayatında toplu taşımaya binmemiş insanlara, değişik gelmedi hiç."
ağzıma sıçtılar dilerseniz affetmeyin.
- neeğğ? sen koç lisesinden misiiğğğnn? oha! hiç göstermiyosun! benim bu bahsettiğim insan da koç mezunu çünkü.
b: gözünü seviim bi okuldaki herkes tek tip midir?
- bence tek tiptir, koç yani, herkes öyle ordaki. ama iltifat ettim yani sana, hiç benzemiyosun koç'luya diye.
varan1: iyi de, biraz önce demedin mi aynı üniversitendeki arkadaşım koç lisesi mezunu olan diye? al bak aynı okuldansınız? sen koç mezununa benziyo musun şimdi? hem sen kaç kişi tanıdın ki koç mezunu da muhteşem bi genelleme yapabiliyorsun, belli ki iki.
- ilköğretiminden misin?
b: evet, 2. sınıftan beri.
- baban da o sırada evde para basıyodu galiba, kehkeh.
varan2: okul paramı üniversiteye gelene kadar annem ödedi ama problem değil annemin de para basma makinası yok. çok parası olanın ve/ya okula verecek parası olanın kazandığı para hakedilmeden kazanılmıştır yani sence?
-bence liseyi koç'ta okumak, hm, bilmem ki, olmamalı yani. koç ağbi, kehkeh.
varan3: hacı, sabancı'dasın şu an? nedir farkları? bu arada sen math101'i 5. kere alıyosun dimi, kehkeh.
eskiden fakir olmaktan utanılırdı sanırım, şimdi neden ben özel okula gittim hep diye utandırılmaya çalıştım, hala onu anlamaya çalışıyorum.
ben utanmıyorum çünkü annemle veya babamla aralıksız 20 dakika konuşmamışımdır, telefon gelir, annem bi çocuğa calpol verir babam kiremit renginden bahseder. hortumları yok yani içiniz rahat olsun.
ben utanmıyorum çünkü onlara yardımcı olmak için elimden geleni yaptığımı biliyorum. ben writing center'a iş başvurularında bulunup haftasonları üçkuruş paraya konferanslarda çalışırken siz muhtemelen lost falan izliyodunuz.
bi de bu biraz üzecek sanırım ama ortalamam hepinizden yüksek, merak etmeyin özel ders alıp ödev de yaptırmıyorum.
ayrıca o sizin beğenmediğiniz koç sayesinde ben ilk dönemden cs201, ilk senemden hum214 aldım. onun sayesinde sahne bağımlısı, 3 kitabın içinde öyküsü olan bir yazar ve 17 sayı gazete çıkarmış bir editörüm.
ha koç'u hiç özlemedim, o tamamen ayrı bir konu, sonra konuşuruz.
hepsi baya sevdiğim insanlardan oluşan, tamam biri hariç, 9-10 kişilik bir masada konuşuyorduk, konu derslere burslara, malum özel okulda okumanın gereklerinden olan, o parayla neler yapılır piyuuğğ muhabbetine geldi. sonra gerçekten nerden çıktı bilmiyorum, bir insanın hayatında hiç dolmuşa binmemiş olmasından işte özel şoförlerinden malından mülkünden açıldı konu. oldum olası maddi konular gerer beni zaten.
ben burslu değilim, hayatımda hiç de olmadım. artık temcit pilavı gibi insanların "oha lan baban nası veriyo o parayı helal kehkeh" muhabetinden suratlarına kusasım var, sanki herkes 4.0, herkes burslu akuğ. neyse dönücem buraya.
ben de dahil oliim olaya dedim, çok da masumdu dediğim, "ben de koç lisesi mezunuyum alışığım öyle özel şoförlü hayatında toplu taşımaya binmemiş insanlara, değişik gelmedi hiç."
ağzıma sıçtılar dilerseniz affetmeyin.
- neeğğ? sen koç lisesinden misiiğğğnn? oha! hiç göstermiyosun! benim bu bahsettiğim insan da koç mezunu çünkü.
b: gözünü seviim bi okuldaki herkes tek tip midir?
- bence tek tiptir, koç yani, herkes öyle ordaki. ama iltifat ettim yani sana, hiç benzemiyosun koç'luya diye.
varan1: iyi de, biraz önce demedin mi aynı üniversitendeki arkadaşım koç lisesi mezunu olan diye? al bak aynı okuldansınız? sen koç mezununa benziyo musun şimdi? hem sen kaç kişi tanıdın ki koç mezunu da muhteşem bi genelleme yapabiliyorsun, belli ki iki.
- ilköğretiminden misin?
b: evet, 2. sınıftan beri.
- baban da o sırada evde para basıyodu galiba, kehkeh.
varan2: okul paramı üniversiteye gelene kadar annem ödedi ama problem değil annemin de para basma makinası yok. çok parası olanın ve/ya okula verecek parası olanın kazandığı para hakedilmeden kazanılmıştır yani sence?
-bence liseyi koç'ta okumak, hm, bilmem ki, olmamalı yani. koç ağbi, kehkeh.
varan3: hacı, sabancı'dasın şu an? nedir farkları? bu arada sen math101'i 5. kere alıyosun dimi, kehkeh.
eskiden fakir olmaktan utanılırdı sanırım, şimdi neden ben özel okula gittim hep diye utandırılmaya çalıştım, hala onu anlamaya çalışıyorum.
ben utanmıyorum çünkü annemle veya babamla aralıksız 20 dakika konuşmamışımdır, telefon gelir, annem bi çocuğa calpol verir babam kiremit renginden bahseder. hortumları yok yani içiniz rahat olsun.
ben utanmıyorum çünkü onlara yardımcı olmak için elimden geleni yaptığımı biliyorum. ben writing center'a iş başvurularında bulunup haftasonları üçkuruş paraya konferanslarda çalışırken siz muhtemelen lost falan izliyodunuz.
bi de bu biraz üzecek sanırım ama ortalamam hepinizden yüksek, merak etmeyin özel ders alıp ödev de yaptırmıyorum.
ayrıca o sizin beğenmediğiniz koç sayesinde ben ilk dönemden cs201, ilk senemden hum214 aldım. onun sayesinde sahne bağımlısı, 3 kitabın içinde öyküsü olan bir yazar ve 17 sayı gazete çıkarmış bir editörüm.
ha koç'u hiç özlemedim, o tamamen ayrı bir konu, sonra konuşuruz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)