29 Eylül 2010 Çarşamba

çocuk parkı

benim yine küçük dertlerim var.

efendim bu dönem 2 tane biyoloji, 2 tane kimya, 1 matematik bir de insanlık (ahah böyle deyince de olmuyormuş) dersi alıyorum, biyoloji okuyup kimya yan dal yapacağım.

amma,

biyoloji hocalarım dünyanın en gıcık, kimya hocalarım ise dünyanın en şirin en şeker insanları. bir de saçmasapan bir şekilde biyocular erkek kimyacılar kadın. "allaam malzeme mi okusam naapsam" diye düşünmeye başladım bugünlerde. geçer sanıyorum.
matematikçi de derste ölmese bari. allahlar koruya yarabbim amin.
hum hakkında da bir şey diyeyim eksik kalmasın, abi "kelly" kadın ismi değil mi. kadın ismi bence. işte ben böyle kelly adında bir kadın beklerken 190 boylu 150 kilo bir afroamerikan sınıftan girince azıcık korktum.

bir de, biri bana neden iki senedir piyano odası görevlisi olduğumu söyleyebilir mi? çalmam etmem...

28 Eylül 2010 Salı

yuh

ben geçen hafta çok aptal bir şey yapmış, bloguma yazayım deyip de unutmuştum sonra. ahanda.

balede soyunma odasında saçma sapan konuşup ders saatinin gelmesini bekliyorduk. o sırada patiğini kaybetmiş bir arkadaş kaybolan patiği hakkında içli içli konuşuyor, bir yandan da yenisini bulamayacak olmasından çünkü ayağının 36 numara olmasından dem vuruyordu. ben de dedim ki:
- ya benim evde 36 numara bi gretsch patiğim var girmiyo ayağıma onu sana verebilirim ?!
(açıklama: grishko bir patik/pointe markasıyken gretsch bir gitar markasıdır)
çok yönlü olayım derken yönsüz olucam haberim yok.

24 Eylül 2010 Cuma

adjust your microphone

hayatında en az bir kez toefl'a girmiş olanlar bi önceki blogun başlığını gördüklerinde bir duygu yoğunluğu yaşamışlardır bence.
hiç uzatmayacağım, toefl'a şu şarkıyı armağan ediyorum: teoman - paramparça.

telesekretere de mikrofona da konuşamıyorum evet.

23 Eylül 2010 Perşembe

describe the city you live in

şimdi biraz spoiler olucak insanların ilk tepkilerini almayı çok seviyorum bu konuda o yalan olucak ama çok kişi yok burayı takip eden diye yazıyorum çoğu da gördü zaten.

ben saçımın arkasından bi tutamı maviye boyattım. boyatmaya da devam ediyorum zira o boya 20 gün içerisinde mor-lacivert-mavi-turkuaz-yeşil/sarı-sarı gibi bir evrim geçiriyor. sarıyı görmedim henüz ama okul zamanında kuaföre gitmeye deli üşeneceğimden o tutamı nereye saklayacağımı bilemeyeceğim muhtemelen neyse konu yine bu değil te allaam resmen bilinç akışı kurbanıyım dur yeni paragraf.
hah işte o maviyi gören çok insan şu cümleyi söylüyor: "ohaa hepsini boyatsana!"
benden gelen cevap ise hep aynı: "deli derler!"

arkadaşlar, siz bana ne yapmaya çalışıyorsunuz. zaten mavi boyayı şehrin birçok kuaförünü gezip buldum, yeterince acayip yani mavi bir saç, yani çok umursadığımdan değil insanların fikirlerini, yani maviye boyattığım bir saçım olması bile sizi çok da umursamadığımı gösteriyor azbuçuk ama o kadar umursamıyor değilim yani. üstelik diyorum ki en sonunda yeşil oluyor yani benim mesela final döneminde ne hale gelebileceğimi düşünebiliyor musunuz.
5 kere yani demişim yok anlatamıyorum derdimi. bir de pembeye boyatan bile gördüm tüm saçını ama hiç maviye rastlamadım aslında çok orjinal bir insan olabilirmişim. bak böyle sokuyorsunuz aklıma sonra sizi suçlicam.

o değil de kuaförde kaşlarını boyatan kadın gördüm. türk sarışınları işlerini çok ciddiye alıyor.

sarı saç falan demişken geçen gün bir albino gördüm ve albino olduğunu 2. dakikada falan anladım, öss kitapları sizi çok mu küçümsemişim ben zamanında?

21 Eylül 2010 Salı

pre-primary

shuttle'dan da blog yazıyorum ya artık sosyal medyanın kölesiyim çok net.

ben 1 sene aradan sonra tekrar baleye başladım, ben yokken insan azlığından sınıflar birleşmiş de benden 4 yaş büyük okulun en iyi bale yapan, aynı zamanda en küçük sınıfların da öğretmenliğini yapan arkadaşlarım da bizim sınıfa gelmiş. ya da biz onların sınıfına gitmişiz bilmiyorum çok da önemli değil neden konuyu dağıtıyorsam. işte 3 derstir kızlara bakıp bakıp "vay anasını bu yaştan öğretmen oldular bak ne güzel gelecek hem asıl meslekleri olucak hem de bunu böyle götürürlerse.." diye devam eden bir sürü düşünce geçiyordu aklımdan. ama benden çok açık ara iyi oldukları için hiç hayalini bile kurmuyordum yani.

dün facebook'da olmayan vaktimi öldürürken, facebook'tan mail almadığım için hiç görmediğim bir grup davetini görüp nası sevindim. lisede 4 sene birlikte modern danslar hazırladığım ablam, yani aslında bildiğin okulda küçük sınıfların bale hocasıydı ama biz çok yakındık, benim okulumdan ayrılmış da kendine dans okulu açıyormuş. ay bir sevindim bir sevindim anlatamam, hep isterdi zaten de ayrılamazdı falan. neyse işte bugün de onu ariim iş çıkışı diye düşünürken işten çıktığımda telefonuma baktım ki o beni aramış.

hebelöy diye açtım tebrik ettim falan, neyse sonra buraları hızlı geçiyorum shuttle kalkıcak, bana küçük sınıfların asistanlığını teklif etti. bu sene bir stüdyo kiralamış orada ekimde başlayacakmış dersler, sonraki sene de bina inşaatı bitiyormuş bayağı okul olacakmış, o olmadığında dersleri yapabilecek o varken de yardım edecek asistan olur musun vaktin var mı dedi, vaktim yok ama olurum dedim. yani vaktim yok demedim korkar da başkasına teklif eder diye OLURUĞAAAM dedim hatta. çok da mutlu oldum hemen oturdum yazdım bunu. şimdi ben böyle heycanlanırım olmaz genelde böyle şeyler ama bu çok olur gibi geldi bana, hepsi de öyle gelir zaten başta. ama olsun sevincem ben. oley :)

18 Eylül 2010 Cumartesi

padawan

bugün tam bir kadınşöförlük yaptım. efenim araba 1 aydır bende ve damla düşse, "heh şunu şöyle bırakayım" diyerek ruhsatı anahtarı bırakıyorum masanın üstüne biniyorum paşa paşa dolmuşuma shuttle'ıma artık neyse. (burada yazar arabasının sileceklerini çalıştırmasını bilmemesini meşrulaştırmaya çalışıyor)

sabah işte bindim arabaya, buhar olmuş camlar dedim şunları bi sileyim. burada problem yok sağ çubuğu (!) kurcaladım çektim çevirdim falan ön arka cam pırıl pırıl oldu, da, pırıl pırıl olmaya devam ettiler bi süre. yok durduramıyorum. bu sırada otoparktan çıktım gidiyorum yani. ben ki araba giderken kapıları kilitleyemeyen bi insanım stresten, neyse böylece azbuçuk bi ilerleme kaydettiğimi görebiliyoruz şoförlük konusunda, araba giderken silecekler bir duruyo bi hızlanıyor falan neyse arka camı durdurdum o arada ama ön cam yok anacım durmuyor. bu sırada bağdat caddesine vardım gidiyorum tabii.

"Romantik komedi" filmini izleyenler hatırlacaklardır, orada Sedef Avcı'nın eski bi vosvosu var üstü açık, bayağı dökülüyor ama araba. İşte karakter Esra da o sıralar işlerinde çok problem yaşayan sevgilisinden yeni ayrılmış bi kadın, bir sahnede kadın böyle sinirli sinirli giderken silecekleri bozuluyor, kamera önce önden güneş ve son hız çalışan silecekleri gösteriyor ondan sonra karakterin perspektifinden. (yazar burada filmin ne kadar aklında olduğunu anlatıyor ki yolda giderken kendi kendine gülmüş olması meşrulaşsın)

neyse işte hal böyleyken benim aklıma birden bu görüntü geldi, işte üstü açık araba güneş var ama silecekler durmuyor ve bayağı içindeymişim gibi hissettim çünkü sileceklerim en yavaşta çalışıyordu ama çalışıyordu ben istemeden yani. bunun üzerine kendi kendime gülmeye başladım ama ne gülme. sinirim bozuldu kendi kendime ben gülüyorum silecekler çalışıyor. o sırada kırmızı yanmıştı ve durmuştum, gayri ihtiyari sola baktığımda yan arabadan bi adamın da bana bakıp güldüğünü gördüm, artık battı balık yan gider selam bile verdim..

bu arada fotoğraf buliim diye google'a sedef avcı yazdım ve şöyle bir şey gördüm.. te allaam insanlar napıyosunuz.. neyse ki kadının ismi sevişmesinden sonra geliyor biyografisinden önce gelse de...

neyse gideceğim yere kadar silecekler çalışa çalışa gittim araba durunca kapandı tabii ama açınca yine başladı ben de "hıhaıhıaaa" diye her yöne çevirip çekerek buldum nası kapandığını. yukarı itsem oluyomuş aslında. artık bi dahaki sefere.

bu arada Romantik Komedi çok şahane bir filmdi ben çok gülüp çok eğlenmiştim iyi ki hatırladım bi daha izliim. tavsiye ettim gitti hatta.

17 Eylül 2010 Cuma

deniz

bu çok eski bi konuşmaydı ama bugün yine aklıma geldi yazayım komik çünkü.

b: bak o kadar biliyosun sen bu işleri, kulaklıkların neden önce bası patlıyo yap bakiim bilimsel açıklamasını.
m: şimdi ben sana bunu açıklasam da kulaklıkların önce bası patlamaya devam edecek, açıklamasam da. o yüzden gerek yok bence.
b: hms.

bir şeyi bilmediğini daha güzel kapayan başka insan yok, iddialı bu konuda.

ruhikizimibuldum

b: ben
B: bas hocam <3

b: ya bence arabada sürücü koltuğu en ortada olmalı, yani ben tabii ki zor kontrol ederim benden o kadar uzakta olan bir aynayı..
B: dimi evet! ben zaten motordan sonra yanımda bişi olmasını çok yadırgıyorum. kimse olmasın orda yani sevmiyorum.
b: yani bence de ince olsun ama eğer illa birileri oturucaksa öne, sürücüyü ortaya alsınlar ben o aynayı kurtarıcam diye çok yoruluyorum..
B: e tamam işte go-kartta şahane. bak illa birini koyacaksan arkaya tam sürücünün arkasına koyabilirsin ama ince olucak yine. ahah arkaya 3 kişi sıra sıra..
b: ehuhe körük falan!
B: eheh dimi! ama sadece kullanıcaksan açılıcak onlar yoksa uzar gereksiz yer işgal eder.
b: bak çok ayna dedim ama bi de diyorum ki aynalar kesinlikle diğer tarafa kapanmalı, yani ben şimdi birinin aynasına vurursam benimki maksimum kapanır ama çarptığımınki kırılabilir. bence benimki kırılsın çarptığımınki kapansın ki adamla uğraşmiim.
B: aa evet çok mantıklı, bak bunu düşüniim bi ben. alla alla böle şeyleri bi ben düşünürüm sanıyodum. millet acayip acayip bakıyo çünkü ben böyle konuşunca..
b: bana da :(

15 Eylül 2010 Çarşamba

platform

çok kötü durumdayım şu an ama bunları yazmazsam kesin unutucam o yüzden hadi bakalım.

sabancı yakında "burcu tamam tüm okul paranı vericez nolur çalışma burslarından uzak dur artık" diyecek bana, ic'de çalışmaya başladım.

çalışma bursu iş ilanında yapılacak iş: nadide eserlerin teknolojik alana aktarılması ve gerekli yetilerde scanner kullanmak yazınca olay aslen bayağı self explanatory oluyor ama bence çok önemli bir yetiyi unutmuşlar: ARAPÇA BİLMEK. olum 1889 basımı 750 sayfalık arapça sözlüğü tersten taramak nedir bilir misin. hiyeroglif gibi geliyo bana harflar sayılar, bi kafam karışsa yandım sayfaları birbirinden ayırt etmek imkansız. neyse ki bitti. adam daha sonra "sana süper bi kitap vericem şimdi" dedi, 2 günlük tanıdığım adama "bir tek dileğim var, latin alfabesi olsun lüüğğtfeeğğn" dedim. cevaben "eheh dikkat et de bunu da tersten tarama kafam karışır falan" dedi. yarın da 1832 basımı ingilizce bir roman tarıyor olacağım...

biri bana "çayı nasıl içersin" diye sordu. kendisini daha iyi tanıyor olsaydım "ehuhe orta" derdim heralde.

unutmiim de bir ara kağıt kesiğiyle ilgili bir öykü yazayım. nasıl derin bir acıdır... ulan arapça sözlük.

16 yıldır bale yapıyorum, hiç bir dansçının kulise bayağı kolu olan bi kapıyı açarak girdiğini görmemiştim bu akşama kadar. üsküdar tekel sahnesi, naapıyosun?

bu arada yine iş depresyonuna girdim, bir de 1 hafta sürecek dans festivali için nerdeyse her akşama biletim var, eve 10.30dan erken gelmiyorum. okul açılsa ya.

13 Eylül 2010 Pazartesi

bugün

resmine dokundum ben..
yok dur o değildi.

ilk defa oy kullandım.
kendime her günkünden biraz daha fazla zarar verdim.
ilk defa bir dünya basketbol şampiyonası finali seyrettim.
50lik birayla sarhoş oldum.
allığımı tuvaletin içine düşürdüm ve refleks olarak o saniye içinde elimi sokup aldım.
"bir ağaç devrilse ama kimse görmese o ağaç devrilmiş midir" dedim.
caddede 4 saat arayla önce evet, sonra türk bayrağını bağırarak ve kornalarla sallayan insanlar gördüm.
doğum günü hediyesi olarak çikolata aldım.
ojelerimi sildim.
babam "artık arkamdan yürüyceksiniz eheh" dedi annemle bana.
karanlıkta yürürken "korkuyorsan şarkı söyle" diye mırıldandım.
bineceğim uçak 2.5 saat rötar yaptı.
uzun zamandır ilk defa uzun pijama giydim.
çok üzüldüm. çok çok üzüldüm. yine de unuttum 10 dakika sonra. geçiyor benim hüzünlerim hemen.

umarım bu tarih... ya da dur neyse...

12 Eylül 2010 Pazar

oha dev adam

söylemek istediğim, aklımda olan çok şey var ama toparlayamayabilirim, deneyeceğim ama.


saat 7den beri yarım saatlik bir yemek arasıyla maç izliyoruz babamla. önce fb-kayseri henzimeti yaşadıktan sonra türkiye-sırbistan basket maçı da maç boyunca geriden gelince zavallı babam hakkında çok endişelendim. neyse ki fazla mutlu şu anda. yine de gece yoklamaya devam edeceğim.


şurada dediğim gibi, insanlar nası boş konuşuyor. tatilde olduğumdan mütevellit lobide izledik basket maçını, arkamdaki adam susmadan, gerçekten susmadan maçı yorumladı 2 saat boyunca. yorumları tahmin edebiliyorsunuzdur, arada 3 sayı fark varsa, "hadi bi üçlük!" veya işte biri üçlük kaçırırsa "senin oralarda işin ne" gibi şeylerdi ve bazen kendini o kadar şahane ele verdi ki, bey gerçekten ilk defa basket maçı izliyordu. şimdi kazandığımız için kendisine sinirim büyük ölçüde geçti ama kaybetseydik bu blogu ona adardım tahminen.


sırbistanı tutan ve bunu saklamayan ruslar, ne güzel kayboldunuz son dakikalarda.


turnuvayı izlemeye fransa maçıyla başladım bazı geçerli sebeplerden dolayı mesela şunun gibi ama başladığımdan beri bir adama hasta oldum ne yaparsa yapsın, kerem tunçeri. bir kere o reklam nasıl şirin bir reklamdır, "e bu şampiyona biz oynayalım, sonrakilerde siz oynarsınız" daha nasıl güzel söylenir. az dalga geçmedim gerçi "istiklal marşı sırasında tüm oyuncuları kamera sırayla alırken kerem için aşağı iniyor kehkeh" diye ama 1.90 olduğunu öğrenince sustum nerden baksan adam benden 1.5 kafa uzun. neyse yani bugün son hareketinden sonra da mantıklı bir insan olduğumu, yok canım her zaman değil işte arada tutuyor, farkettim. aslan.


ahah bu arada son linkimde avrupa şampiyonasındaki sırbistan maçı var yıhyıh.


o değil de, maçtan sonra röportajları izleyenlere gelsin bu, bizim adamlar da ne zevksizmiş arkadaşım, hakkaten kerem dışında güzel karısı olan milli yok. hido'nun karısı da tüm antipatiyi toplamıştır muhtemelen sevsinler nba'ini. o değil de, sine büyüka neden ezildi büzüldü eşlerin isimlerini söyleyemedi diye anlamadım ne zorunluluğu var ki, karısı yani ne gerek de var üstelik. bu da böyle.
son olarak, biz salak gibi sevindik takla falan attık kerem'in basketinden sonra, napalım reklama girdi duymadık ki 50 saniyeyi. reklam bitip de oyunun bitmediğini görmemizle south park karakterleri gibi çöktük anında. bir de son izlediğim kadarıyla murat murathanoğlu en az saniyede en fazla kerem tunçeri deme rekorunu kırmıış olmalı. adamın infinite loop'u ihsan bayülken'in "hakem daha maçı bitirmedi" demesiyle error verdi.
en iyi ekşisözlük başlıkları: 12 dev adama veriyoruz zirvesi, maddi manevi laylaylaylaylaaay ooo türkiyeee, kerem tunçeri kerem tunçeri kerem tunçeri kerem.
oh.

10 Eylül 2010 Cuma

rusça küfür de biliyodum da unuttum

da.

benim ikametgahım belirli bir nedenden ötürü antalya'da, malum 12sinde de referandum var hayatımın ilk oyunu vereceğim, ailecek dedik 10u sabahından gidelim bir otele yerleşelim tatilimizi yapalım, 12si sabahı ben oy vereyim öğlen uçağıyla da dönelim istanbul'a annem babam versin. buradan bakınca şahane bir plana benziyor.

yalnız bir kere ben ıslanmayı sevmiyorum, bunun yanında tuzlu veya klorlu ıslanmayı hiç sevmiyorum. bu nedendendir ki tatil denilen şey ızdıraba dönüşmeye çok müsait bünyemde.

bu yaz bir diğer tatilim yine annem ve babamla birlikte olmak üzere 3 günlük bir kıbrıs tatiliydi, hiç güneşe çıkmadan kıpkırmızı yanmayı başarmış ve hayattan nefret eder durumda evime bir daha tatil yapmayacağıma dair yeminler ederek dönmüştüm. şimdi nasıl tiksiniyosunuzdur benden sevgili tatil yapmayanlar; ama yaz benim mevsimim değil ne yazık ki, bana çenem titreyerek dünyayı dolaştırabilirsiniz hem hareket ettikçe ısınırım ama hava 30 dereceyi geçtiğinde havuz kenarını bırak yemeğe gidecek mecalim olmuyor, yapacak bir şey yok. bu sefer de hayata biraz tutunabilmek için annemin netbookunu aldım yanıma, yararı olmuyor değil. yine de o kadar mutsuzum ki şu an.

öncelikle deniz kenarında kafam güneşe çıkmış, tam kıçımda rus bir erkek bikbik konuşurken lenslerim gözlerime yapışmış bir vaziyette uyandım bir saat kadar önce, şu cümle yeterli aslında benim için iğrenç bir gün geçirmiş olmamı kanıtlamaya. ha yok, rus erkek 60 yaşında falandı.
herkes kıçkıça denizin kenarında yatıyor, bağıran çocuklar çıplak kadınlar allahım kabus gibi. ve hani kumsalda biraz uzak olur şezlonglar birbirlerinden falan ama yok bayağı balık istifi burası herkes kardeş kardeş yatıyor. üstelik kumsal bile değil yer kafam boyutlarında taşlardan oluşuyor. eeğh diyip odaya gitmeye karar verdim.
geldim lenslerimi çıkardım, resepsiyonistin "mini barda su hariç her şey ücretli" cümlesi geldi aklıma ama o da ne, mini barda su yok. telefonun her yerine de 4444 tek numara hebelöy falan yazmışlar aradım rus bi kadın çıktı hacı su yok bizde dedim hea getiriim dedi ve işte 45 dakikadır falan bekliyorum. az önce kapı tıktıkları ve minibar! sesleri duyup heyecanlanıp kapıyı açtım ama karşı odaya güller şaraplar falan gelmiş kapadım hemen geri. oğlum su istedim ya... valla inemem yani çok uzak her yer...

yani aslında ruslara da biraz saygı göstermek lazım dün amerikayla oynadılar kolay iş değil ama açıkçası burdaki dingillerin bundan haberdar olduklarından bile çok emin olamıyorum. her yer rus ve ben şu an evimde olmak istiyorum. hebelöp gebelöp lüp.

7 Eylül 2010 Salı

"mizigis" tişörtü olsun diyorum ben

şimdiye kadar %100 turkey olan visiting chartıma france ve netherlands eklenmiş bak yine saçma sapan mutlu oldum. cemre, haluk, naber :)

5 Eylül 2010 Pazar

anlatana kadar 18 oldu :(

benim küçük mutluluklarım var. gerçi hangimizin yok ki.
bunun yanında tüm mutluluklarım küçük çünkü güzel bir şey olunca hemen olabilecek daha güzel şeyleri düşünüyorum.

dün tek başıma araba kullanmam ve hiç duyabileceğim küfür yememiş olmam (korna olarak elbette), 2 sene sonra geri başladığım bale hocamın bana "pilates falan mı yaptın arada çok az kapanmışsın" demesi, elif şafak'ın da kendi kendine konuştuğunu ve bunu fark etmediğini öğrenmem gibi şeyler bilmiyorum saçma sapan mutlu ediyor.

bunun yanında %50 burs alınca 10 dakika sonra sevinmemin durup aklıma %100 burs almadığımın gelmesi, şu an oynanan fransa-türkiye basket maçında 4. çeyrekte "yaa fark 22 sayıya indi!!" diye düşünmem nebliim böyle ders almama devam edersem değil 125, 145 krediyi 4. senemin sonunda tamamlayacak olmama rağmen çok sevdiğim ve kesin alacağım bir dersin mezuniyet kredisi sayılmadığını öğrenmem de yaşadığım en saçmasapan moral bozukluklarım.

ha bütün bunları niye anlattım, abi çok iyi oynuyoruz hiç heyecanlı değil maç sıkıldım napiim.

2 Eylül 2010 Perşembe

benhabib

naber?

ben şimdi 3 gündür okulda kayıtlarda çalışıyorum, 3 tane çok sevdiğim çalışma arkadaşım 1 tane dünya tatlısı "patronum" var. çalışırken müzik dinliyoruz, birbirimize kalem atıyoruz, işte saçmasapan fıkralar anlatıp filmlerden alıntılar yapıyoruz. en son da 6 shuttle'ına binip eve geliyorum ben. allahım, iş hayatım olmasın bi 50 sene daha lütfen, amin.
yani bak ne güzel anlattım ne şahane bi işim var aslında ama eve gelmem en iyi ihtimal 7, yemek yemem 8, işte annemin eve gelmesi onunla konuşmam etmem 9. maillerime twittera facebooka ekşisözlüğe bakmam en en iyi ihtimalle 10. oğlum zaten 6da kalkıcam bundan sonra hemen yatsam ancak 8 saat uyuyacağım, e nası hayat bu be? naaptım ki ben bütün gün?