29 Ağustos 2010 Pazar

tamam mı :)

saat sabah 10 civarı, hayatımda ilk defa direksiyon başında birinci köprüden karşıya geçiyordum. yanımda 2 blog önce sağını solunu karıştıran amca vardı, ondan öğreniyorum. okula (orhanlı) gidip gelmişim stresimi az buçuk atmışım sabahın köründe, tam köprünün ortasındayken amca sağ işaret parmağıyla köprünün yanındaki korkulukları işaret edip,

-burada benim geçen sene yiğenim intihar etti.

dedi, gayet sakin bir ses tonuyla. aklıma başınız sağolsun cümleciği gelmedi, ısrarla istedim beynimden ama vermedi. tam geldi, aynı anda şu iki cümle yankılandı arabada,

-aaggrhh başınız sağolsun.
-hala da bulamadılar cesedi.

sonra gel de akıl sağlığın yerinde olsun...

alttaki cümleyi de birinin facebookunda gördüm çalmazsam biyerim şişerdi muhtemelen, hiç sevmem böyle ayetleri, "duanla mı yaşadım ki bedduanla öleyim" falan geliyo çünkü aklıma onları duydukça, ama bu böyle twitterlık şirin bir şey beğendim bayağı güzel tespit:

çok beklediğiniz şey tam da siz onu beklediğinizi unuttuğunuzda gerçekleşir. bu, hayatın size "sen bakarken soyunamıyorum" deme şeklidir.

bir de,
bugün yurttan çıkış yapmak için doldurduğum kağıtta "oda tel no: ......" diye bir satır vardı, allah allah dedim niye istiyolar ki çıkıyorum odadan oradan ulaşamazlar ki bana artık..

69 %

bugün beşiktaş vapurundan indiğimde ve taksim dolmuşu için çok acelem olduğunda benim yaşlarımda bir çocuk tam karşımda dikilip elinde broşürlerle, birini de bana uzatarak,

- Referandumda hayır diyoruz!!

dedi, ben de,

- Ehe ben de!

dedim ve yürümeye devam ettim. Arkamdan "yarın da mitingimiz var!!" gibi bir şeyler dedi ama çok geçti.

25 Ağustos 2010 Çarşamba

hssktr

bugün direksiyon dersi aldığım, ilk defa tanıştığım adam şöyle başladı anlatmaya,

- şimdi bu araba otomatik, o yüzden debriyajı unut, her şeyi sol ayakla kontrol edeceksin.
yani benim bu cümlede sonradan öğrendiğim bir şey yoktu, kafa sallayarak dinledim ama demeden de edemedim,
- sağ dimi?
- hayır!! sol!!
deyip sağ bacağına iki kere vurdu.
hadi bakalım dedim ve yola devam ettik.

24 Ağustos 2010 Salı

akm yine burnumda tütüyorsun

ben şimdi yine bişiler yazıcam ama bir çok insan "çok da fifi" deyip geçicek, sonra da neden okuyucum yok diyorum al işte, neyse yani yazıyorum ben yine de bir sakıncası yoksa.

insanlara "dans" kelimesi neyi ifade ediyorsa bana onu ifade etmiyor ve çok mutluyum bu yüzden. salsa çaça baçatha falan neyse diyorum artık düşün yani, o kadar acayip danslar öğretiliyor ki baya kurslarda falan, izleyemiyorum ben onları. kordinasyon desen ortalıkta sürekli kol bacaklar var ama kordinasyon yok, kıyafetler böyle allı pullu göğüsbağır açık veya mini etekler tam dans kıyafeti olmayan şeyler yani. altına da yorumlar "ahh ne güzel, gurur duydum, süper, muhteşem" falan, allahım deliricem bi saniye kendime gelmem gerek..

biz her sene liseyle kültür kolejinin dans yarışmasına katılırdık, jüride bir türkiye'nin gelmiş geçmiş en iyi baleti, diğerleri böle televizyon ünlüsü dansçılar. çıkan grupların kostümlerinin popolarında yıldız bile gördük katıldığım 3 sene boyunca. basket topuyla çıkanlar, efendime söyleyeyim kuyruklu şeytan kostumleri... biz de hep tülden modern dans elbiseleri, modern bale yapıp alkışlanmayı beklerdik. ben hatta bir keresinde bayağı bale (hatta pas-de-deux) yaptım kimse alkışlamadı depresyona girdim. ama hep o baletin suratına bakarak yaptım tüm danslarımı ve hepsinde gözlerini üzerimde hissetmek için dansettim. hiç derece alamamış olduğumuzu söylememe gerek yoktur sanıyorum.

10. sınıfta da modern dans aktivitesine muhtemelen daha fazla maaş almak için gelmiş matematik hocası, grubun lideri olarak beni görmüş olacak, "bence dans kuralsız yapılmalı, öyle bale falan, ne bileyim.." dediğinde sanırım fazla ağzımı açıp fazla gözümü yummuş olucam ki, gelmedi kadın bir daha, uğramadı bile aktiviteye. emeğe her zaman saygım var, çok emek verilen en zor olan en iyisidir de demiyorum ama, bu işin konservatuarı varsa, eğitimine 7 yaşında başlamak geç sayılıyorsa, bale disiplindir deniyorsa bir bildikleri vardır sanıyorum. balenin katı kuralları termodinamikte yok yemin ediyorum, bir pozisyonun yalnız bir doğru hali var, estetikte mükemmellik bale, ne kadar hayatını adasan da vücudunun izin verdiği yere kadar ilerleyebiliyorsun.

en çok acı veren de neydi biliyor musun, ben salsa tango hepsini öğrendim ama baleden sonra hiçbirini doğru düzgün yapamadım. geçen gün 2 senedir salsa yapan bir arkadaşımla dans edeyim dedim, "ya sen çok kasıyosun kendini olmuyo" dedi, beni beğenmedi ve benle dans etmedi. sen kalk 15 sene haftada 6 saatten bale eğitimi al, balede en çok yapman gereken şeyi- kendini kasmayı- diğer danslarda bırakamadın diye beğenmesinler seni.
her zaman, modern candır. balenin o kasıntısını biraz yumuşatan, mesela farklı yere baktığında hata olarak almayan ama estetiğini devam ettirmeye çalışan çok bizden biri modern de, maalesef doğru düzgün yapanına veya öğretenine çok denk gelinmiyor, zaten istek de az.

elmalar ve armutlar diyerek bitirmek istiyorum bu yazıyı. aslında daha çok elmalar ve avokadolar diyebiliriz.
insanlar hayatlarını adıyorlar bu sanata, iki bacak gösterip dünyayı kurtardığınızı düşünmeyin lütfen.

19 Ağustos 2010 Perşembe

stabilo

insanların benim hakkımda ne dediklerini umursamamak için çok şey yaptım ben.

biri "ama insanlar ne der" diye sorduğunda, "banane yau ne derlerse desinler" dediğimde o kadar mutlu oluyorum ki 10. gezegeni keşfetmiş kadar oluyorum öyle diyeyim yani.
kimsenin ne düşünceğini umursamadan yaşanılan hayat en mutlu hayat olabilir; çünkü düşünsene, kaç insan varsa tanıdığın, o kadar farklı düşünce var bir konu hakkında. benim bu bloga yazdığım her şey 34+ kişi tarafından, facebook'uma yazdığım her şey, koyduğum her fotoğraf 500+ kişi tarafından yorumlanabilir. interneti katmadan yazmaya başlamıştım bu yazıyı ama olay şimdi çok farklı bi boyut kazandı bir saniye nasıl devam ettirebilirim onu düşünüyorum şimdi.
bu aralar yaz dönemi olduğu için her ne kadar okulda olsam da görüştüğüm insan sayısı kış dönemine nazaran çok az, bu yüzden daha çok internet üzerinden yürüyor ilişkiler. normal dönemi ele alırsak, benim verdiğim bir karar, herkes tarafından farklı algılanabilir olduğundan dolayı kimsenin ağzına düşmemek için hiçbir şey yapmamak falan gerekiyor. herkes ne der diye yaşamak bir yerden sonra inanılmaz boğuyor çünkü.

nerden mi biliyorum? diye bi iğrençlik yapasım geldi ama yapmayacağım, ben eskiden çok çok takardım hmm şunu giysem ne derler, şuraya gitsem ne düşünürler falan diye, artık insanların gözünde çizdiğim portreyle ilgilenmediğimi farkettim. ilgilenmedikçe de daha güzel şeyler çıktığını. şimdi böyle diyince de çaktırmadan ilgileniyormuşum gibi oldu ama değil valla. yani birbirine mantıkta tutmayan şeyler yapmaktan kaçınırdım ben, insanların gözünde tek bir şey olayım diye, ama zaten biri seni nasıl görmek istersen öyle görüyor senin yaptıklarından çok da bağımsız olarak.

şimdi bütün bunlar aslında nerden aklıma geldi biliyo musun, ben bütün gün kütüphanede oturuyorum burası serin diye, odada hakkaten durulmuyo çünkü, herkes de beni bütün gün ders çalışıyo falan zannediyo ama ben bütün gün facebooktur twitterdır, yeni müzikler keşfetmektir, işte grup hayali kurmaktır, eski dans vidyolarımı izlemektir, böyle şeyler yapıyorum. sonra karşıda çalışan arkadaşım geliyo "hadi sıkılmadın mı dışarı çıkalım" diyo, ben "yok yahu ben daha başlamadım ki sıkıliim ehue" diyorum ama o bu sefer derse ara vermek istemiyorum sanıyo falan. neyse işte şimdi finalden patlayınca anlayacaklar çalışmadığımı ama problem gelmiyo bana artık yani ne düşünürseniz düşünün. zaten ineğim çalışıyorum eşek gibi normalde ama olmuyo kimi zaman da napalım o da kader kısmet falan.

16 Ağustos 2010 Pazartesi

sis

anlatacağım olay gerçek, tüm özellikler aslında başka bir şeyken başka bir şey olarak değiştirilip kullanılan özelliklerdir.

bundan 3 ay önce, farklı bir şehirde, bir şekilde tanımadığım bir kadın okulumu ve okulumun müzik kulübünde olduğumu öğrendi. okul hakkında genel bir bilgi aldıktan sonra şöyle devam etti,
"benim kızım da seninle aynı okulda, ismi selen ay, aslen van'lı, ama biz onunla 2 yıldır görüşmüyoruz, şimdi ikinci sınıfta ekonomi okuyor olmalı, tanıyor musun? Saksafon dersi alıyormuş öyle duydum, odasında çalacak değil ya devam etseydi müzik kulübünden tanırdın değil mi? dersleri nasılmış okula devam ediyor mu, numaranı alsam ben senin, öğrensen falan, olur mu? nasıl denir bilemedim başka türlü, çok merak ediyorum ama hiçbir haber alamıyorum."

hikaye gibi dinledim o gün. hiç etkilenmedim. "salak kadın, aslında zavallı" dedim, kızın ismini hayatımda bir daha duymayacağıma emindim, 3500 kişilik okul. yine de kaldı aklımda, diğer tüm özellikleriyle.

1 ay önce, "aa şöyle bir kız vardı" deyip okulun gayriresmi web sitesinden kızın ismini aradım. yapılan yorumlardan insan ve toplum dersinden tanıdığım bir arkadaşım olan merve ile yakın arkadaş olduklarını gördüm. "evet 2. sınıftaymış, ama ekonomi değil işletme okuyormuş" diye düşünüp sayfayı kapadım.

geçen gün insan ve toplum dersinden tanıdığım merve beni facebook'una eklemiş. onu eklemişken sualtı sporları kulübünden de tanıdığım, merve'nin oda arkadaşı olan selen'i de ekleyeyim dedim, soyadını bilmediğimi farkedip merve'nin arkadaşlarından "selen" olarak aradım, sonuç çıkmadı. onun yerine tüylerim ürperdi, yüksek sesle "hassiktir" dedim.

soyadını bilmediğim, bir dönem her hafta en az 1 kere birlikte sualtı sporları kulübü için buluştuğum ve çok iyi anlaştığım, konuşmalarımızın birinde saksafon dersi aldığını ama beceremediğini bana söylemiş, sualtı sporlarına van'da başladığını bildiğim (burası tutmadı ama idare edin), merve'nin arkadaşı ikinci sınıfta işletme okuyan selen... annesi benimle konuşurken bile çok iyi tanıyormuşum aslında...

farkettikten sonraki yarım saat kabus gibiydi. sanki üzerimde bir yük varmış, hiç istemeden, kandırılarak bir sorumluluk almışım gibi hissettim. karar veremiyorum da, aldım mı almadım mı. benim numaram kadında var, her an arayabilir, onun dışında kızın da annesinin uluorta kızını sorduğunu bilmesine ihtiyacı var. ama başa dönersek numaram da kadında var. henüz oturup ciddi olarak düşünmedim ne yapmam gerektiğini veya gerekmediğini ama sosyal konularda korkunç bir insanım ve farklı düşüncelere fikirlere çok açığım bu konuda. kıza söylemeli miyim, annesi yarın ararsa tanımıyormuş gibi mi davranmalıyım yoksa içini mi rahatlatmalıyım düşündükçe elim ayağım titriyor. yorum veya mail olarak dönmek isterseniz sizi sevebilirim.

11 Ağustos 2010 Çarşamba

yıhyıh

artık burssuz değilim.

9 Ağustos 2010 Pazartesi

polina seminova allah mısın?

bisürü bişiden bahsedicem şimdi.

biri bana lütfen, bakın rica ediyorum lütfen MUN'in yaradığı bir iş söylesin. Saçma sapan insanların topuklu ayakkabılar ve takım elbiseler içinde alınlarından akan ter eşliğinde "i think poverty can be inhibited by governments" dan daha yaratıcı cümleler kurmadığı, akşamları içmeye gidip farklı ülkelerden sevgili edindikleri, işte nebliim birbirlerinin adlarını öğrenip ülkelerine veya okullarına döndükleri bir etkinlik bence. Dünya barışına bile katkısı olduğunu düşünmüyorum yemin ederim. Lisede sürekli "akşam 185 sayfa emyuen eseyi yazmam lazıığaaam" diyen insanlar dolaşırdı ortalıklarda. ben de 8e kadar okulda modern dansa kalırdım. neyse konu ben değilim yine de.

puCCa'nın kitabını 26 saatte falan bitirdim ama toplamda harcadığım zaman 3 saatti sanırım. benim gibi yavaş bir okura böyle bir şey yaşattığı için kendisini tebrik ediyorum buradan. çok da zevk alarak okudum, kolaydı da okuması tabii ama sesli gülerek okuduğum tespitler şahaneydi. yalnız ne kadar duyururum sesimi buradan bilmiyorum da, kitabı okuyan erkeklere söylüyorum, valla her kız evlenmek için tutuşmuyor. büyük konuşmamak gerek ama bu kızların başında ben geliyor olabilirim. o kadar boğuyor ki beni evlilik mantığının düşüncesi, anne olmanın katlanılmaz yükü. gidip gidip anneme sarılıyorum sırf bu yüzden, "nası yetiştirdin sen beni be, ben yetiştiremem kimseyi" diyorum sürekli, o da, "aman ben de torun bakamam zaten yapma çocuk mocuk" diyor, anlaşıyoruz baya. Benim yaşayacağım bir hayat, okuyacağım kitaplar, öğreneceğim programlama dilleri, keşfedeceğim proteinler, çıkacağım sahneler, çalacağım parçalar, çekeceğim fotoğraflar, besleyeceğim köpekler, bineceğim atlar, seveceğim adamlar olacak. eğer bunların bittiğine inanırsam birgün, umarım o gün hiç gelmez orası ayrı, belki çocuk yapabilirim. ama evlenmeyeceğim.
evet sapık gibi oturup bunları düşündüm puCCa'nın kitabı sonrası, karar şimdilik bu yönde.

allaaam sahneyi o kadar özledim ki. sahneye çıkıp şiir okumayı değil heralde, dans etmeyi. dün tuvalette aynanın karşısında bacaklarıma baktım, görünüşte 2 senedir bir değişime uğramadılar. arkaya attitude yapayım dedim, eskisinin yarısı kadar anca kalktı. sinirlenip elimle tuttum zorladım, 1/4 kaldı eskisine, nası acıyo şimdi sol bacağım. İnsanın kendini bildi bileli yaptığı bir şeyi terk etmesi imkansızmış, onu farkediyorum. ara verilebilirmiş, çok sıkılınabilirmiş ama bırakamazmış kesinlikle. mesela kolundan çok sıkılabilirsin bir gün ve onu kullanmaya ara verebilirsin, uyumamak isteyebilirsin birkaç saat daha ama sadece ertelersin. hayatımın bale yapmadığım zamanını hatırlamıyorsam ben, sadece ertelemişim. iyi ki ertelemişim.

bir şeyler daha vardı da, onlar da bir dahaki sefere.

6 Ağustos 2010 Cuma

tanıtım bitti

sanırım benim yarışım hiçbir zaman kendimle olamayacak. hep başkalarıyla, hep onlardan daha iyi olmaya çalışarak, hep herkesden iyi olmaya çalışarak, ama hiç olamayarak öyle yaşlanıp gideceğim.

2 Ağustos 2010 Pazartesi

george

okulda kafelerin etrafında benim boyutlarımda ama kuzudan daha sakin bir kurt köpeği seviyordum. yandan küçük çocuk sesleri "çok kocaman dişleri var" falan diyodu ama pek sallamıyodum. heralde annesi kadın bana bakıp bağırarak:
-sevmiyorlar!
dedi. ben de "yani naapiim?" dedim beden dilimle. yine bana bakıp bağırarak:
-siz sevince geliyo!
dedi. "hmmss peki" diip sevmeyi bıraktım. doğal olarak hayvancağız benden gelen ilgi kesilince onların tarafına yöneldi farklı ilgiler için. bu sürede o kadın ve yanındaki başka bi kadın fal keyifleri çocuklarının çığlıklarıyla bölündüğü için mutsuzdular. kadına dönüp, "aliim mi?" dedim.
-zahmet olmazsa?
dedi. ben hayvancağzı kafasından tutup sevgi sözcükleriyle ("bizi sevmiyolar mı burda annecim..") yurtların biraz daha yakınına bıraktım ama hayvanı bırakıp yerime oturmaya gelince canım benim arkamdan geldi. çocuk çığlıkları abarınca kadınlar çocuklarını da alıp gittiler. giderken kadın bana ters ters bakıp hırlamayı ihmal etmedi.
onlar gittikten sonra george'u kucaklayıp severken "seni sevmeyen ölsün be annecim dimi!" dediğimi umarım hiç öğrenmezler.