arnavutköy'ün yolları taştan. uzak diye demiyorum, ha uzak orası ayrı, ama hakkaten engelli, engebeli, köpekli. zorlu bayağı yani benim için. Tek bir gidiş dönüşte "zuahaha" kategorisine girebilecek çok şey yaşıyorum, bu da yurdum insanının değişiklik mi dersiniz artık bilmem, o katmanlarından kaynaklanıyor. bugünün en iyi 2 zuahah'ı şunlardı mesela:
beşiktaş'tan arnavutköy'e taksiyle gidiyorum, haliynen yanımda basım var, bas dersine giderken saksafon taşımıyorum. bugün taksisine bindiğim zat-ı muhterem beni ve basımı görünce çok heyecanlandı ve müziğin sesini sonuna kadar açtı. Umarım Van Halen beklemiyordunuz, yurdumuzun türküleri çalıyor. Ama ne türküler, bangır bangır. Halk müziğiyle alakam sadece Anadolu Ateşi münasebetiyle olmuştu zamanında, onlar da akustik ve dans müzikleriydi, zevk bile alıyordum. Ama bunlar.. Gideceğim yeri de bilmiyordu aynı zat-ı muhterem, ortaköy portakal yokuşunu bilmeyen bir taksici var evet, bağıra bağıra anlaştık sazlı sözlü. İnmeme 2-3 dk'lık mesafe kala bağırarak şu cümleyi sarfetti:
-Sizinki de sazdı değil mi?
-Yok benimki bas.
-BAS?
-Gitar gitar..
-Ha
Ve müziği kapattı. "Neden daha önce sormadınız.." dedim, nereden geldiği bilinmeyen bir cesaretle. Allahtan "Hı?" dedi buna da, "Yok bişi" dedim.
bir diğeri vapurdan inip dolmuşa bindiğim sırada gerçekleşti. sarı saçlı, louis vitton çantalı 50 yaşlarında bir hanımteyze, şoföre vermem için bana para uzattı. paranın üstünü ona ulaştırdığımdaysa "meersi" dedi. Yeniden nerden geldiği meçhul bir cesaretle "dö riyen" diyiverdim. Kadın arkamda otuduğundan surat ifadesini gözlemleme fırsatı bulamadım ama hayal etmek bile çok eğlendirdi.
Kanımda hala alkol var sanırım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder