Asıl yazı işe şimdi geliyor. bu pre-blog'du. Sabancı'da odamda yazmıştım, şimdiye kısmetmiş.
Dünyanın en huzurlu şeyi burada olmak.
Bütün beklemelerin, bütün özlemlerin ödülü. Ödül. Benim hayatıma verilmiş bir ödül olduğunu hissediyorum oturduğum sandalyenin ve ağlıyorum yine.
Burada aklıma çok güzel anılar geliyor, çok sevdiğim insanlarla ilgili hatıralar. Hayır, onlarla ilgili izler olduğu için sevmiyorum oturduğum sandalyemi, tam tersi, onları seviyorum bakabildiğim mazaradan sebep.
Eskiden ben ne zaman sabancıya gelsem yağmur yağardı. Çok gelmedim ama her geldiğimde yağmur vardı. İki gündür yağmurlu burası. İstanbul ağlamıyor ama; biliyorum. Dormumun önünde milyonlarca sümüklüböcek vardı dün, yağmuru duyup çıkmışlar. Hiç birinin üstüne basmadım, yanlışlıkla olsa bile. Bu sabah ölü olanlar kalmışlar sadece, canlılar dönmüş evlerine.
Benim odamda hiç pencere olmadı. Onu da burada farkettim. Hiç pencerem açık oturmadım çünkü hep balkonum vardı, artık öyle değil, çünkü artık evim burası. Rock’n Coke’ta yaptığım gibi çadırımın kapısını da kapalı tutmuyorum hep böcek girer diye, girsin, çıkar.
İlk defa bir gece kaldım dün. Penceremden dışarıyı izledim. 3. kattayım ve 3. katta kalmalıyım. Şehrin ışıkları var gece burada. Şehir var aslında orada.
Evdeki odamdaki her şey buraya gelse şimdi. Belki hızlanır evrimim.
Dışarıda resmen kediköpek kuşböcek artık allah ne verdiyse yağıyor. Ve viaport aslında açık. Sadece tenteler var. Eastpack'im olur da su geçirmeye karar verirse gerçekten benim olan tek şey- laptop'um- hakkın rahmetine kavuşabilir. Dönüş shuttle'ına 1 saat var. Saç fırçası almam lazım. Öyle yani.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder