TAWA, this announcement was about, koç özel lisesinin 2 haftada bir çıkan okul gazetesidir. hala da çıkıyor bildiğim kadarıyla. 11. sınıfta editörlüğüne seçilen ben, yarı yılda baş editör sıfatını kazanmış, yıl sonunda benimle aynı anda giriş yapan 2 kişiyle şiddetli kavgalar ederek (burasını gerçekten yazıya dökemiyorum, oldu bir şeyler bayağı) önce onların çıkmasına sebep olmuş, adından da ayrılmıştım. facebook'ta şahsıma küfreden gruplardan tutun da okulda önümü kesip hesap soran insanlardan sonra gerçekten büyüdüğüme inandığım bir lise sonluk geçirmiş olabilirim. öyle ki artık öss'ye değil okulun bitmesine gün sayar hale gelmiştim, önünden geçecek gibi oluyorum mesela hala sabancı'ya giderken, ürperiyorum her seferinde.
yani uzun lafın kısası, yayın dünyasına tekrar girebilecek olma ihtimalim, ki girecek olmam bile değil sadece ihtimal dahili, beni korkutmanın aksine o kadar heyecanlandırıyor ki şu anda, o kadar olur. sanırım bunun da gazıyla tawa'ya yazdığım eski editör notlarının hepsini (topu topu 13 tanelermiş zaten) okudum ve en çok beğendiğim ikisini buraya koymaya karar verdim.
4/4/8
Orası çok farklı bir yer. Herkes seni görüyor, ama seni görenler küçük gölgelerden ibaret sana. Kuliste, “Siz seyircileri görüyorsanız onlar da sizi görüyordur” demişlerdi bize henüz beş yaşlarımızda, kırmızı tütülerlerimizle ve aynı renk rujlarımızla, belki de en küçük balerinlerken dünyada, izlemeye çalışırken görülmeyelim diye. O zamandan beri deliler gibi korkarım ben bir seyirciyle göz göze gelmekten. Korkularım, heyecanlarım sınırsız, konu sahne...
Bir köşeye bağdaş kurup göz yaşımda boğulana kadar ağlamak, görünmez olmak istemek, tam boğulmak üzereyken birinin kolumdan tutup sürüklemesi, fıkralar anlatması, eğlenmiş taklidi dahi yapamamak. Tekrar ağlarım korkusuyla uzun süre makyaj yaptıramamak, kırmızı gözlerle öylece oturmak, kendimle dalga geçilmesini izlemek, makyaj tamamlandıktan sonra tekrar ağlamakla tehdit etmek...
Belki de saçma sapan gülmek her şeye, hiç görmediğim bir kabuğun içini görmek. Sahneden gelen “I Will Survive” eşliğinde tavuk dansı yapmak, sahneden inenlere kocaman sarılmak, kostümün sarkan tülleriyle yeni kreasyonlar yaratmak...
Her kulis her sahneden daha olaylı.
Bir gecenin en sonunda sahneye çıkmak ise her zaman daha telaşlı.
5. Sevgi Gönül Sanat Gecesi geçen cuma günü, 28 martta, Koç Allianz binasında gerçekleşti. 130 Koç öğrencisinin görev aldığı gece, sahne arkasından bakıldığında dahi büyüleyiciydi.
Orası çok farklı bir yer. Hazırlanmak için geçirilen zamandan etkilenmiyor, hep arkasında bir boşluk duygusu bırakarak gözden kayboluyor. Bazıları içinse hayat yalnız iki zaman diliminden oluşuyor: sahneye çıkmaya hazırlanmak ve sahneye çıkmak.
23/5/8
“Koku alma duyusu çabuk yorulur. Bir süre aynı koku alınırsa, belli bir süre sonra bu koku hissedilmez olur. Ancak değişik bir koku verildiğinde bu konu hemen ayırt edilebilir. Koku duyusunun yorulması, insanı kötü kokulardan koruyan küçük bir sigortadır.”
Alışmak, sürekli aynı uyarana maruz kalmaktır, zamanla uyuşmak, hissetmemek ve kabullenmek. Yaşama uyum sağlamaktır basitçe, anormali normak yapmaktır beyinde.
Çocukken ne çok değer yüklüyoruz her şeye, bir tutam saça, bir oyuncak bebeğe... Ne çok seviyoruz her şeyi, ne çok şaşırıyoruz. Ölen bir muhabbet kuşunun ardından günlerce ağlıyoruz, arka bahçeye gömüyoruz annemizle, su kabını da anıt niyetine dikiyoruz tepesine. 15 yıl sonra ise her şey tekdüze, bir düzen var oturtulmuş ve sorgulanmamış. Yada sorgulanmış da, harekete geçilememiş, inanılmış, rafa kalkmış. Büyüyünce her şey ne kadar basit, her gün kaç tane trafik kazası görüyoruz evimizde otururken, kaç ölüm haberi alıyoruz... Ölen balığımızı da tuvalete atıyoruz işte aynı soğukkanlılıkla, sifonu da çekiyoruz üzerine.
Yani o çocuk halimizden daha mı güçlü oluyoruz ölümleri yaşayıp da ağlamadığımız zaman? Yoksa sadece alışmış, çok görmüş ve acıya direnç kazanmış mı?
Montaigne alışkanlık için “başlangıçta kuzu gibi sevimli, alçakgönüllüdür; ama, zamanla, oraya yerleşip kökleşti mi, öyle azılı, öyle amansız bir yüz takınır ki kendisine gözlerimizi bile kaldırmaya izin vermez” der.
Oysa alışkanlık, burnumuzun bir süre sonra aynı kokuya duyarlılığını yitirmesi gibi bir adaptasyondur insanın sonradan geliştirdiği. Yaşamı çekilir kılandır.
Alışmak unutmak değil, gerçek olmaktır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder